Bir Kimlik Peşinde Türkiye Özet ve Değerlendirme

 

Tarihin anlaşılır kılınabilmesinin yolu tarihi dönemlere ayırmaktan geçer. Bu dönemler birbirinden ayrı birbirinden kopuk kompartımanlar halinde değildir. Her kilometre taşı, her dönüm noktası yeni bir dönemin başlangıcı olduğu gibi aynı zamanda eski döneminde doruk noktasını teşkil eder.

Bu bağlamda bir tarih kitabının incelenmesi, tarihçinin hangi olayları dönemlendirmesine esas alacak kadar önemli bulduğu sorusu üzerine şekillenir.

 

Feroz Ahmad’ın, “Bir Kimlik Peşinde Türkiye” kitabı da Türkiye tarihini anlatmak niyetinde ki bir eser olarak yukarıda ki açıklamalarımızz ışığında değerlendirmeye tabi tutulacaktır.

 

Kitap, Osmanlı Devleti’nin Anadolu’nun Batı ucunda küçük bir beylik olarak ortaya çıkışından son olarak 2006 yılı itibarıyla gelinen noktaya değin tarihi kesintisiz bir bütünlük içinde değerlendirmek suretiyle kurgulanmaktadır. Bu uzun tarih Feroz Ahmad tarafından toplam yedi ayrı döneme ayrılarak incelemeye tabi tutulmaktadır.

Kitabın kurgusu, Ahmad’ın da önsözde belirttiği gibi; Türklerin geri dönebilecek bir anayurtlarının bulunmaması tezi üzerine inşa edilmektedir. Bir başka ifadeyle anayurtlarından çeşitli gerekçelere bağlı olarak göç etmek zorunda kalan Türklerin, bu süreçte değişik uygarlıklar ile temasa geçmeleri ve İslamiyet’i kabul etmelerinin önemine dikkat çekiliyor.

 

Yeni bir yurt ve yeni bir kültürel atmosferde geçmiş dönemlerinin birikiminin de işin içine girmesiyle Türklerin kimlik arayışının başladığına dikkat çeken Feroz Ahmad, elimizdeki bu çalışma kapsamında Türkiye’nin kimlik arayışını toplumsal, ekonomik, sosyal ve kültürel boyutlarıyla masaya yatırıyor. Söz konusu kimlik arayışı bağlamında geride bırakılan yüzyıllarda neler yapıldığı, nelerin yaşandığı ve geçilen aşamalar ile birlikte varılan sonuçlar başarılı bir neden-sonuç ilişkisi bağlamında okuyucuya sunuluyor.

 

Feroz Ahmad çalışmasının ilk bölümünde Osmanlı Devleti’nin bir uç beyliğinden dünya gücü konumundaki bir imparatorluğa dönüşümünü incelemektedir. Henüz kapitalizmin belirleyici bir unsur olarak var olmadığı bu dönemde, Osmanlı’nın diğer beyliklerle karşılaştırıldığında, özellikle askeri alandaki avantajlarından bahsedilmektedir.

 

Özellikle “devşirme usulü” ve “tımar sistemi” yazarın askeri ve idari alanda çok önemli bulduğu kurumlardır (Syf:8).

Bu askeri avantajlar, Osmanlının bölgesel konumu ve Avrupa’nın içinde bulunduğu keşmekeş, Osmanlı’nın bir dünya gücü, bir İmparatorluk olmasını hazırlayan etmenlerdir.

 

İmparatorluk olma yolunda, Fatih Sultan Mehmet dönemi özellikle vurgulanmaktadır.

 

Zira bu dönem İstanbul’un fethedilmesinden ziyade, devletin Bizans siyasal geleneğinin de etkisiyle daha otokratik ve bürokratik bir niteliğe kavuştuğu dönemdir. (Syf:12)

 

Osmanlı’nın genişlemesini kolaylaştıran bir diğer önemli etken, Osmanlı vergilerinin daha hafif ve adil olan durumudur.

 

Burada, Osmanlı siyaset felsefesinin mihenk taşını buluruz. Devlet egemenliği kurup kabul ettirdikten sonra –ki bunun somut ifadesi verginin verilmesidir- başka bir girişimde bulunmaz. “Pax Ottomonica “vergi mükelleflerinin vergilerini vererek Osmanlı egemenliğini tanımaları ve devletinde onların farklılıklarını tanıması üzerine kuruludur. Ancak bu durum, ekonominin dinamiklerinin topraktan, ticarete geçmeye başladığı dönemlerde değişmeye başlamıştır.

Bu dönemde uygulanan fetih politikası, yazarında belirttiği gibi özellikle Kanuni sonrasında sorunlar çıkarmaya başlamıştı (Syf:19).

 

Fethedilen topraklar için yapılan harcamalar, buralardan sağlanan gelirlerden daha fazlaydı. Bu bağlamda İmparatorluğun nicel genişlemesi nitel bir güçsüzlüğe dönüşmeye başlamıştı.

 

Yazar dış dünyada değişen ekonomik dinamikleri bu noktada önemle vurgulamakta; Osmanlı’nın ekonomik sisteminin Batı’nın merkantilizm ve endüstrileşme tehdidine karşı durmakta zayıf kaldığını belirtmektedir.

 

Çünkü Osmanlı ekonomik sistemi dönemin temel dinamiği olan kapitalizm ve Pazar ekonomisinin gereklerinin gelişmesine müsait değildi. (Syf:22)

 

En genel anlamıyla Osmanlı devleti, krallık mülkleri, eyaletler, imtiyazlı şehirler ve topluluklar, üniversiteler ve yüksek rütbeli memur grupları gibi Batı’da var olan grupların gelişmesine asla izin vermedi. Bu yüzden Batı Avrupa sosyal yaşantısının bir bölümü Osmanlı devletinde bulunmamaktaydı.

 

Bu sorunlar Osmanlı’nın ister istemez yönünü batıya dönmesine neden olmuştur. Özellikle askeri alanda gelen başarısızlıklar Osmanlıyı savunmacı bir konuma düşürmüş ve Osmanlı, Avrupa örneğini ciddiye almaya başlamıştır (Syf:26).

Millet Sistemi’yle birlikte çok iyi bir şekilde yürüyen Osmanlı’nın çok dinli karakteri’ de gelen askeri başarısızlıklar sonucunda sömürülmeye başlanmıştır. (Syf:27)

 

Bu bağlamda gelinen noktayı kısaca özetlersek; İmparatorluk, üretim ilişkileri içinde tarımda azalan getiri, nüfus artışı, ihracatı kısıcı, ithalatı teşvik edici eğilimleriyle birlikte genişleyip hegemonya paradoksuna düştükten yani, İmparatorluk yayıldıkça yayılmak zorunda kalarak nicel genişleme nitel güçsüzlüğe dönüşürken üretim güçlerinin gelişmesini engelleyen bir kapana tutulmuştu.

 

Kitabın genel hatlarıyla incelediğimiz birinci bölümünün ardından 1789 ile 1908 yılları arasındaki dönemin incelendiği ikinci bölüm gelmekte ve yazar ‘Reformdan Devrime’ başlığını taşıyan bu bölümde tüm dünyayı etkisi altına alan kapitalizmin ve onunla bağıntılı siyasal gelişmelerin Osmanlı üzerindeki etkilerini sonuçları itibarıyla incelemektedir.

 

Yazar haklı olarak bu bölümü 1789 yılından başlatmaktadır. Çünkü Fransız Devrimi döneminden ve devrimin sebep olduğu sonuçlardan yola çıkmak, Osmanlı’da yaşanan gelişmeleri anlamlandırabilmek açısından son derece önemlidir.

 

Bu bölümde ilk olarak “Vaka-i Hayriye” ele alınmaktadır. Zira ulema-yeniçeri birliği yazarında belirttiği gibi reformların önündeki en büyük engellerden biri konumundaydı (Syf:35).

 

Osmanlı’da devleti kurtarma çabalarına ya da yenilik hareketlerinin başlangıçta padişahtan gelmesi normaldi. Temel üretim aracının başlıca sahibi o idi. Mevcudu savunma, önce padişah için amaç olacaktı.

 

Fakat Osmanlı toplumunda değişim talep edebilen yükselen bir orta sınıfın olmaması nedeniyle bu dönemden karlı çıkanlar ve yükselenler bürokrat kesimdi. (Syf:36) 1839 Tanzimat Fermanıyla başlayarak hukuk, eğitim, maliye alanlarında ve devlet kurumlarında süregiden geniş kapsamlı ıslahatlar, bürokrasinin iktidar merkezi olarak sarayın yerini almasını sağlamıştı. Yazar’a göre:

Tanzimat Fermanı, laikleşme konusunda önemli bir adım ve İmparatorluk parçalanana kadar devam edecek bir süreçti. Ferman dini cemaatlere ayrıcalıklar tanınmasına dayanan geleneksel millet prensibini zayıflattı. (Syf:41)

Kırım Savaşı sonrasında ilan edilen Islahat Fermanı bu duruma daha da katkı sağlamıştır. Artık din adamlarının etkisi azalmıştı. Cemaatler bireysel ‘uluslar’ ın özelliklerini göstermeye başladı ve kendi tarihlerini, dillerini ve edebiyatlarını keşfettikleri bir ‘Rönesans’ dönemi geçirdiler. Osmanlı’da ki reform hareketleri ve Tanzimat dönemi basınının ve eğitiminin yeni bir entelektüel sınıfın gelişimini sağlayan etkisiyle; rejimi eleştiren ilk modern muhalefet hareketi olan bir hareket doğmuştu: Yeni Osmanlılar (Syf:45).

 

Yazar Yeni Osmanlılarla ilgili önemli bir noktayı vurgulamaktır; Yeni Osmanlıların amacı düzeni yıkmak değil, düzeni daha kapsayıcı ve Avrupa’nın genişlemesine daha dayanıklı hale getirmekti.

 

Devrimi tetiklemek bir yana, gerçek değişim getirmenin tek yolunun fikirlerine sempatik yaklaşan bir hükümdar tahta geçirmek olduğuna kanaat getirmişlerdi (Syf:46).

 

Meşruti yönetimin kurulmasıyla Avrupa devletlerinin desteğini kazanacakları düşüncesindeydiler. Fakat reformcuların Avrupa’nın desteğini kazanma fikirleri zamanla değişime uğramıştı. Çünkü:

 

Rusya’ya karşı savaş, Avrupa’nın Osmanlılara karşı taraflı tutumu, Balkanlardaki kriz reformcuların Avrupa’nın Müslümanlara karşı yaklaşımı konusundaki hayallerini yıktı. Reformcular artık bir yandan Batılı fikir ve kurumları benimserlerken diğer yandan Batılı emperyalizme karşı savaşma ikilemiyle karşı karşıya kalmışlardı (Syf:53)

 

Bu nedenlerle reformcular arasında İslamcılık ve Türkçülük fikirleri yükselmeye başlamıştı.

 

Özellikle İslamcılık Almanya ile müttefik olunmasında önemli bir arka plan sağlamıştı. Zira hiç Müslüman sömürgesi olmayan Almanya, Osmanlı’nın Müslüman nüfuzunu diğer emperyalist rakiplerine karşı koz olarak kullanmak istiyordu (Syf:53).

 

Bu müttefiklik, birinci dünya savaşına girilmesinde de çok belirleyici olacaktı. Türkçülük ise, Türkler çok uluslu bir imparatorluğu yönetirken, Osmanlıcılık/İslamcılık yerine geçememiştir.

Kitabın üçüncü bölümü olan “Meşrutiyet Devrimi ve Savaş” adlı bölümde ise 1908-1918 tarihleri incelenmektedir.

 

Bu bağlamda yazar İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908 yılını yeni bir dönemin başlangıcı olarak ele almaktadır. Zira bu dönemde girilen Birinci Dünya Savaşı yenilgiyle sonuçlanmıştı; fakat bu dönem özellikle Türk kimliğinin oluşmasında bir hayli önemliydi(Syf:87).

 

Özellikle bu dönemde zenginleşen Müslüman bir burjuvazi ortaya çıkmıştı. Bu tür insanlar, Sevr Antlaşması’nın yerine getirilmesini önleme amacıyla savaş sonrasında ortaya çıkan milliyetçi hareketin bel kemiğini oluşturdu (Syf:89).

 

Yazar bu dönemin önemi Vala Nurettin’den yaptığı bir alıntıyla şu şekilde özetlemektedir:

 

Özetle, Meşrutiyet dönemi Osmanlı halklarının, özellikle de kendilerini Osmanlı yerine Türk olarak görmeye başlayanların zihniyetini değiştirdi. Yazar Vala Nurettin, devrimin kırk altıncı yıldönümünde şöyle yazıyordu: “Eğer Türkler ikinci meşrutiyet dönemini yaşamasaydı, vatan ve millet kavramları da yaygınlaşmayacaktı. Memleket ve halk padişahın malı olarak kalacaktı. Halk hala ‘Haşmetmeapları en iyisini bilir; onun hikmetinden sual olunmaz’ diye düşünecekti. Bu şartlar altında bir milli mücadele mümkün olmazdı. Büyük ihtimalle bugün ortada bir Türkiye Cumhuriyeti olmaz ve Türkiye Ortadoğu’da ancak bir krallık olabilirdi.

 

Kitabın dördüncü bölümü olan “Kemalist Dönem” 1919 ve 1938 yıllarını kapsamaktadır. Bu dönem yeni bir ulus devletin kurulması ve bu devlete ait bir ulusun inşası anlamında çok önemli ve sancılı bir sürece işaret etmektedir. Yazar bu kısa dönemde Türk toplumunun yaşadığı çarpıcı değişime dikkat çekmekte; söz konusu yeni kimliğin oluşturulmasındaki temel faktörleri belirleyerek bu sürecin nasıl hayata geçirildiğini incelemektedir.

 

Kemalizm, çağdaşlaşmayı Batılılaşma diye anlayan, Osmanlı İmparatorluğu’nda en azından Tanzimat’tan beri oluşan çağdaşlaşmacı akımın devamı olarak, 20. Yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Fransız Devrimi’ndeki Jakoben, tepeden inmeci yöntemlerle çağdaşlaşmayı gerçekleştirmeye çalışan ve bunu biçimsel öğelere ağırlık vererek düşünen bir harekettir.

 

Esas itibariyle bir ekonomi politikası yoktur. Toplumsal yeniliği gerçekleştirmek için de siyasal araçlardan yararlanmayı ummaktadır. Kemalizm için bunlar söylenebilir.

 

Adı üstünde ‘Kemalist Dönem’ Mustafa Kemal’in başrolde olduğu, büyük oranda kendi düşünceleri doğrultusunda bir ülke ve millet yaratmaya çabaladığı bir dönemdir.

Mustafa Kemal’in bu dönemde başrolde bulunması hiç şüphesiz Başkumandan olarak Kurtuluş Savaşı’nı kazanmasının bir sonucudur. Özellikle Şeyh Said isyanı Mustafa Kemal’in tek adamlığını daha da güçlendirmiş, kendisine muhalefet edilmesini bir anlamda imkânsız kılmıştır. Ahmad’ın Şeyh Said İsyanı konusundaki satırları, bu isyanın Kemalist Dönemde ne kadar önemli sonuçlar doğurduğunu bize aktarmaktadır:

 

Kürt aşiretleri Şeyh Sait liderliğinde 1925 Şubatı’nda ayaklanmasaydı, Kemalistlerin Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın meydan okumasıyla nasıl başa çıkacakları belli değildi. Partiyi kapatıp siyasetten uzaklaştırabilecekler miydi?

 

Mustafa Kemal’in böyle bir risk alacağı şüpheliydi, çünkü Terakkiperver Fırka liderlerine ordu içinde büyük destek vardı.

 

Kürt ayaklanması Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması ve tüm muhalefetin ezilmesi için uygun zemin yarattı; aynı zamanda rejime şapka kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması, yeni Medeni Kanun ile Ceza Kanunu’nun yürürlüğe konması gibi radikal, Türkiye’ye çağdaşlık getiren ama muhafazakârların karşı çıktığı reformlar yapma olanağı verdi. Ancak Kürt ayaklanması aynı zamanda bir otokrasinin oluşmasıyla sonuçlandığı gibi ilk çok partili siyaset denemesinin de sonunu belirledi (Syf:107).

 

Yukarıdaki satırlardan da anlaşılacağı üzere Şeyh Said İsyanı Kemalistler için bir ‘şans’ olurken, Türk demokrasi tarihi açısından pek parlak sonuçları olmamıştır. Şeyh Said ayaklanması bastırılırken çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu’yla hükümet her türlü siyasal muhalefeti ortadan kaldırmıştır.

 

Böylelikle, gerçek anlamıyla, Türk tarihinde bir siyaset dönemi sona ermiş ve bir idare dönemi başlamıştır. 1925’ten sonra siyasetin yeniden ortaya çıkması için daha birçok yıl beklemek gerekecektir. Bu durum 2. Abdülhamit’in Anayasayı askıya alma gerekçesini hatırlatmaktadır. Ama asıl önemli olan mesele, meşrutiyeti ya da demokrasiyi, halk onları yaşamaya hazır hale geldikten sonra tadı çıkarılacak rejimler diye düşünmemek, sorunların üstesinden gelmeye çalışırken bu çağdaş yönetim biçimlerini uygulamaktır.

 

Muhalefetin kalmadığı bir ortamda reformlara hız verilmiş, altı ok devletin temel ve değişmez prensibi olarak kabul edilip devlet-parti bütünleşmesi sağlanmıştır. Fakat reformların toplumda beklenen etkiyi yapmadığı ve heyecan uyandırmadığını görmek çok uzun sürmeyecektir. Bunun en önemli göstergelerinden biri 1930’da yaşanan Menemen Hadisesi idi:

 

Bu olay, reformların sığ, köksüz tabiatını gözler önüne serdi ve reformların kendiliklerinden toplumda kök salamayacağının işaretini verdi. Bunlar ancak halka izah edilerek, halkın onayı ve desteği sağlandığı sürece köklü hale gelebilirlerdi. Ancak, reformların ülkenin çıkarına olduğunu düşünen Kemalistler, bunları taşrada açıklamak için bir şey yapmamışlardı. Reformlardan henüz ellerine bir kazanım geçmemiş ve tüm dünyayla birlikte 1930’ların Büyük Buhran’ını yaşamakta olan halk yığınları hala bağlı bulundukları geleneklerde ve geçmişin sembollerinde teselli buluyorlardı(syf:108) .

 

Türk aydını, aşağı yukarı yüz yıldan beri Batı’da iyi diye gördüğü şeyleri halkına benimsetmeye savaşmaktadır. Benzer durumdaki ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de ortaya çıkan toplumsal sorunların çoğu, kitlelere mal edilmeye çalışılan yeniliklerin yerleşik geleneksel düzende yarattığı tepkilerle ilgilidir.

“Gericilik” diye nitelenen böyle tepkiler şimdiye kadar hep pratik bir yönden ele alınmış ve daha ileri bir düzene geçişi engelledikleri gerekçesiyle ortadan kaldırılmak istenmiştir.

 

Oysa tepkilerin içten nedenleri anlaşılmadan ve kabul ettirilmek istenen yeniliklerin özüyle ilgileri çözümlenmeden, bu yolda tam başarıya ulaşılması güçtür. Aslında burada temel sorun, Türk siyasal geleneğinde devletin ve onu yönetenlerin ‘doğru’ nun tekelini elinde tuttuklarını düşünmelerinden kaynaklanmaktadır.

 

Kamusal alanda doğrunun ve iyi’nin, yararlı’nın ne olduğunu, (dini ya da ideolojisi yoluyla) bilen bir kimsenin veya kurumun, halkla uzlaşmaya, onlarla dayanışmaya ihtiyacı yoktur. Hatta doğruyu bilenin, onu topluma zorlamasının ahlaki bir ödev olduğu bile söylenebilir.

 

Reformların yüzeysel kalmasının bir başka nedeni de kısa yoldan, hızlı bir şekilde toplumun Batılılaştırılmak istenmesiydi.

 

Fakat Toplumsal yaşamda kestirme sanılan çoğu yolların gerçekte öyle olmadıklarına, toplumun evrilme süreci içinde, özellikle bu gibi üst yapı değişikliklerinin, ancak maddi temeldeki gelişmelerin elverdiği ölçüde olanak kazandıklarına, tarih tanıktır.

 

Bu bölüm ile ilgili olarak, Yazarın Mustafa Kemal hakkındaki görüşlerini de incelemek gerekir.

 

Mustafa Kemal’in milliyetçiden çok vatansever olduğunu vurgulayan yazar onu 1930’ların diktatörlerinden farklı bir yere koymaktadır.

 

Buna göre onun temel amacı insanları belli bir kalıba sokmak, çağdaş bir ulus yaratmaktı. Diğer liderlerin aksine onun toprak fethetmek gibi amaçları yoktu (Syf:112). 20. Yüzyılın gerekleriyle örtüşen yeni bir ideoloji ve ulus yaratmak istiyordu (Syf:113)

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak geçirdiği on beş yıl içinde Atatürk yeni bir kimlik edinmiş ve kendi kendine yeterli bağımsız bir millet yaratmayı başarmıştı. Bir ülkeyi yarı feodal, kırsal temellerinden çağdaş bir endüstri ekonomisine dönüştürme projesini başlatmıştı (Syf:111)

Atatürkçülüğün özünü, “çağdaş uygarlık düzeyine erişme” hedefinde bulmak gerekir. Yoksa, halka rağmen, biçimsel batılı değerleri topluma benimsetme çabalarının –bir aydın azınlığı dışında- başarılı olmadığı apaçık ortadadır.

 

Bu anlamda Atatürkçülüğü Mustafa Kemal’in ‘izlediği yöntem’ olarak değil, ‘gösterdiği hedef’ olarak anlamalıyız. Her kuşak tarihi yeniden yazmak, yani tarihe -o günün koşullarını göz önünde tutarak, ama- kendi benimsediği değerler açısından bakmak zorundadır.

 

Bu anlamda Mustafa Kemal’i içerikten ve içtenlikten yoksun bir övgü edebiyatıyla anmaktan ziyade onun dönemini iyi analiz etmek, bu dönemde yapılan doğruları ve yanlışları nesnel bir analiz süzgecinden geçirmek, hem Mustafa Kemal’in anısı için hem de ülkemizin geleceği için en doğru yoldur.

 

Çok partili dönemin incelendiği beşinci bölüm ise, 1938-1960 yılları arasındaki dönemi ele almakta; Kemalist dönemde yeniden şekillendirilen Türk ulusunun bu yeni kimliğiyle geldiği noktadaki durum incelenmektedir Atatürk’ün ölümü Yazar’a göre yeni bir dönemin başlangıcını teşkil etmekte, çünkü:

Atatürk 1938’de öldüğünde, Cumhuriyet döneminde yetişmiş yeni nesil, bildikleri her şeyin onunla birlikte öldüğünü düşündü. Birçok kişi için Atatürksüz bir Türkiye düşünmek imkânsızdı, çünkü o yeni Türkiye’yle Cumhuriyet’le eşanlamlı hale gelmişti. Bu sebeple Atatürk’ten sonra gelen yöneticiler olgunlaşma dönemine girmiş olan bir ülkeyi yönetebilmek için kendi otoritelerini kurmak gibi zor bir durumla karşı karşıya kalmışlardı (Syf:113)

 

Bu dönemde İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçilmişti. İsmet İnönü, hiçbir zaman Mustafa Kemal gibi karizmatik bir otorite sağlayamamıştı (Syf:119).

 

Bu duruma birde Avrupa’daki savaş havası eklenince kendi otoritesini sağlama almak ve yurtta bir siyasi uyum sağlamak amacıyla, Atatürk döneminde siyaset dışına itilen kimselere tekrar meclis kapısını açtı. İkinci Dünya Savaşı, faşizm karşısında kesin bir zafer kazanmış ve bu durum ister istemez bütün dünyayı etkilemişti.

Yazar, İnönü’nün savaş öncesi ve sonrasındaki tutumunu şu şekilde özetlemektedir:

 

Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi savaştan uzak tuttu ama ‘milli şef’ unvanıyla baskıcı bir yönetim uygulaması yüzünden kitlelerce benimsenmedi. 1945’e gelindiğinde, İnönü dünyada değişimi görme basiretini gösterdi. Tek parti rejiminin ayrıştırılmasında ve –bu ille de demokrasi demek olmasa da- çok partili rejimin kurulmasına liderlik etmesi gerektiğine karar verdi (Syf:124).

 

Yazarında haklı olarak belirttiği gibi Çok partili siyasal hayata geçiş Türkiye tarihinde bir dönüm noktası olmuştur (Syf:127).

 

Bu dönemin göze çarpan nitelikleri Türkiye’nin Batı ittifakıyla siyasi ve askeri açıdan bütünleşmesi; özellikle kırsal kesimin hızlı ekonomik kalkınması; ABD’ye artan mali bağımlılık ve önceki yönetimlerin laik yönelimlerinin azaltılması olmuştur.

 

1920’lerde ve 1930’larda en fazla baskı yapılan akım olan İslamcılığın, 1940’ların ikinci yarısına gelindiğinde bu sefer ilk taviz verilen akım olması ilginç bir noktadır.

 

Fakat tek parti diktatörlüğünün aracı olarak kullanılan 1924 Anayasası hala yürürlükteydi. Şimdi aynı aracı Demokrat Parti kullanacaktı. Demokratlar halkın programlarının arkasında durduğuna inanıyorlardı. Dolayısıyla da eleştiriye tahammülleri yoktu. Bu anlamda Menderes, 1924 Anayasası’nın anti demokratik yasalarını değiştirmeye hiçbir şekilde yanaşmamıştı (Syf:133)

Yazar bu durumu ‘paşa faktörü’ ile açıklamaktadır. Demokratlar, İnönü muhalefet lideri olduğu sürece iktidarda rahat olamayacakları fikrine dayalı mantıksız bir korku içerisindeydiler. Bu bağlamda demokratlar, on yıllık iktidarları boyunca ‘paşa faktörü’ ile hesaplaşmakta başarısız olmuşlardır (Syf:135). Yazar Menderes’in demokratik olmayan yöntemini sadece ‘paşa faktörü’ ne dayandırmamaktadır.

 

Bunun yanında, demokratların homojen olmadığını, onların en büyük ortak paydasının ‘CHP muhalefeti’ olduğunu vurgulamaktadır. Bu bağlamda Menderes, CHP’ye karşı sert önlemler alarak partisi içinde muhalif seslerin yükselmesini engelliyordu (Syf:137).

 

DP’nin uzun bir süre iktidar da kalmasının temeli büyük oranda ekonomik başarısına bağlıydı. Fakat bu ekonomik mucize zayıf temellere dayanıyordu. Bu yüzden bir süre sonra ekonomi durgunluk belirtileri göstermeye ve büyüme hızı düşmeye başladı.

 

Sürekli artan enflasyon, memur ve işçilerin yaşam standartlarına zarar veriyordu. Subaylar bu durumdan birebir etkileniyor ve düşen yaşam standartları nedeniyle, mesleklerinin prestij kaybetmesine içerliyorlardı (Syf:138). Bu ekonomik sorunlar bir anlamda Demokrat Parti döneminin sonunu hazırlamıştır.

 

Menderes ABD’den alamadığı kredi için Sovyetlerin kapısını çalmaya hazırlandığı bir zamanda askerler tarafından devrilmiştir (Syf:140). Darbenin zamanlaması hiç şüphesi ordu içindeki NATO etkisi ile ilgili spekülasyonlar yapmaya elverişlidir.


Yazarın 1960 darbesi ile ilgili olarak vurguladığı önemli bir nokta, ordunun bu zamanda rütbe ve ekonomik açıdan ikiye bölünmüş olmasıdır. Zira Demokratlar yüksek rütbeli generalleri yanlarına almayı başarmışlardı. Bu nedenler subaylar gizli planlarına katılacak tek bir yüksek rütbeli bulmakta zorlanmışlardır. Darbeyi yapan subaylar arasında, askeri rejimle yönetilen Ortadoğu ülkelerinden etkilenen radikaller olmasına rağmen, Türkiye’de ordu içi hiyerarşinin iyi yerleşmesi nedeniyle bunlar kısa sürede kenara itilmiştir (Syf:143).

 

Altıncı bölüm ise modern Türkiye tarihindeki ilk askeri darbe sonrasında başlayan ve 1980’de bir başka askeri darbe ile sona eren dönemi mercek altına alıyor.

 

Bu bölümde öncelikle 1960 darbesinin, Türk ordusunun hiyerarşisi dışında yapılan ilk ve son darbe olduğu belirtilmiştir. 1960 darbesi sonucunda oluşturulan yeni anayasa, siyasi iktidarın bürokrasinin denetimi altına alınmasını amaçlıyordu.

 

Bununla beraber, 1961 Anayasası’nın nispeten bir özgürlük ortamı doğurduğu da doğrudur:

1960’ların siyaset yaşamı önceki on yıllara göre çok değişikti. Ülke siyasileşmiş ve 1961 Anayasası ideolojik tartışma için yeni bir çerçeve oluşturmuştu.

 

İlk kez olarak, ülkenin genel siyasetine özellikle dış politika konusunda meydan okuyan bir sol ortaya çıkmıştı. Ülke artık kendini tecrit edilmiş olarak görmüyor ve insanlar, özellikle öğrenciler, küçük kasabalarda bile kolaylıkla bulunabilen yeni solcu Marksist literatürü takip edebiliyor, dünyada neler olup bittiğinden haberdar olabiliyorlardı.

 

Yazarın bu dönem ile ilgili özellikle vurguladığı noktaların başında, yeni Anayasa’da belirtilen ‘sosyal devlet’ ilkesinin sermaye çevrelerinde yarattığı memnuniyetsizliktir. İkinci olarak bu dönemin yeni tüketim kalıpları ülkenin zaten kötüye giden ekonomik istikrarsızlığını daha da kötüleştirmiştir.

Bu dönem ayrıca tüm dünyada olduğu gibi, sol-sağ çatışmalarının da filizlendiği bir dönem olarak belirlenmiştir (Syf:158) Bu dönem büyük oranda istikrarsızlıklarla örülmüş ve yeni bir darbenin de(1971) tohumlarını ekmiştir.

 

Yazar Türkiye’deki siyasal iklimin dış dünyadaki dinamiklere paralel olarak nasıl değiştiğini okuyucuya özellikle göstermek niyetindedir. Bu bağlamda aşağıdaki satırlar 1980 darbesinin dış dinamiklerini iyi bir şekilde özetlemektedir:

Türkiye’nin stratejik önemi 1978/1979 İran İslam Devrimi ve Sovyetlerin 1979 Aralık ayında Afganistan’a müdahalesiyle büyük ölçüde değişti. Batı’nın Türkiye’de istikrarlı bir rejime ihtiyacı vardı. Bunu siyasi partiler başaramıyor, belki generaller bunun üstesinden gelirdi (Syf:179).

 

Son olarak da yedinci bölüm 80 sonrasından 2006 yılına değin süzülüp gelen gelişmeleri Türkiye’nin liberalleşmesi ve dünya sistemine eklemlenmesi bağlamında irdelemekte; bunun ülke içinde sebep olduğu sorunları ve etkileri incelemektedir. 1980 Askeri darbesi Türkiye’nin kapitalist dünyanın ve küreselleşmenin içine hızlı bir şekilde atılmasını sağlamıştır.

Yazar 1980 darbesinin ekonomik yönünü aşağıdaki satırlarla özetlemektedir:

Türkiye’nin ekonomik gelişimi 1950’lerden beri birkaç radikal aşamadan geçmiştir. Ülke 1950’lerde yaşanan bir on yıllık plansız ekonomi sonrasında ithal ikameci sanayileşme modelini 1960’lar ve 1970’lerde başarıyla uygulamış ve ürettiği mallar için bir iç Pazar yaratabilmişti, ancak bu mallar dünya piyasalarında rekabet edemediği için ihracat olanağı bulamadı. Rekabet edebilmek için sendikaların disipline sokulması ve işçi ücretlerinin düşürülmesi gerekiyordu. Tüm bunların parlamenter siyaset ve koalisyon hükümetleriyle yapılması olanaksızdı. Dolayısıyla, 1980’lerin askeri rejimlerinin temel görevlerinden biri parlamenter siyaseti sonlandırmak iken bir diğeri de ‘uluslararası piyasa güçleri’ ve küreselleşme etkisinde bir ekonomik gelişme temeli oluşturmaktı. Türkiye daha üretken olmak ve rekabet edebilmek üzere işçilerine daha düşük ücretler ödemek zorundaydı (Syf:196)

 

Darbe sonrası iktidara gelen Özal’da bu dönüşümü devam ettirmiştir. Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla stratejik önemini kaybeden Ankara, Körfez krizi ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlık kazanmasıyla yeniden önem kazanmıştır. Özal döneminde dönüşüme uğrayan Türkiye, bir tüketim toplumu haline gelmiştir.

 

Bu dönemdeki ihracat teşvikleri, ‘Anadolu Kaplanları’ olarak bilinen işletmelerin ortaya çıkmasını sağlamıştı.

Yazar AKP’nin iktidara gelmesini de bu toplumsal değişimin bir sonucu olarak görmektedir (Syf:220). AKP’nin başarısını sadece İslamcı kesimin desteğine değil, onun ekonomiyi selamete çıkarmak noktasında halka verdiği güvene bağlamaktadır (Syf:220). AKP’nin ilk dönemi ile ilgili olarak vurguladığı önemli bir nokta: AKP’nin ihtiyatlı bir şekilde işe başladığıdır. Zira ilk döneminde AKP, devleti, yani orduyu ve bürokrasinin tümünü kontrol edemediğini biliyordu.

 

Yazar aynı zamanda AKP’nin geçmişten –DP döneminden- ders alması gerektiği ve çoğunlukçu demokrasiden kaçınması gerektiğini de vurgulamaktadır (Syf:221).

SONUÇ

 

Türkiye’nin farklı koşullar altında son altı yüzyıldır var olma ve bir kimlik oluşturma çabasını, bu süreçte etkili olan iç ve dış dinamiklerin eşliğinde inceleyen Feroz Ahmad’ın çalışması, Türkiye tarihi üzerine yapılan incelemeler arasında önemli bir referans kitabı olmayı hak etmektedir. Bu kadar uzun bir tarihin, küçük hacimli bir kitap içinde, gayet akıcı ve anlaşılır bir dille, okuyucuyu sıkmadan anlatılması; kitabın çok önemli bir artısı olarak göze çarpmaktadır.

Özellikle kitabın satır aralarında Türkiye tarihi açısından ilgi çekici ayrıntılara da yer verilmektedir. Ayrıca kitabın bir yabancı tarafından, Türkiye’ye dışarıdan bakan birisi tarafından kaleme alınmış olması; farklı ve nesnel bir bakış açısının ürünü olması, Türk okuyucusu için faydalı sonuçlar doğurmaktadır.

 

Son olarak kitabın sonunda yer alan kronoloji, derli toplu bir Türk siyasal hayatı tablosu sunmakta, kitaba büyük bir katkı sağlamaktadır.