Genel Hatlarıyla Türkiye’de ANAP Dönemi ve Turgut Özal İktidarı

Anavatan Partisi, dört eğilimi birleştiren bir “merkez partisi” olma iddiasıyla 20 Mayıs 1983 tarihinde Turgut Özal tarafından kuruldu.

 

ANAP’ın birleştirdiğini iddia ettiği eğilimler şunlardı:

 

  • merkez sağ,
  • milliyetçi sağ,
  • muhafazakar sağ ve
  • merkez sol

 

Ancak bu iddia, siyasal olarak mümkün olmayan ve daha çok popülist sayabileceğimiz bir söylemdi.

 

Gerçekte ANAP, dünyadaki “yeni sağ” ve “neoliberal”  çizgiden etkilenmiş bir siyasal partiydi. 

 

“Neoliberal” ve “Yenisağ” çizgi; ekonomik konularda liberal, serbest piyasacı, serbest ticaret ve küreselleşmeci bir anlayışı savunurken, siyasi ve sosyal konularda muahafazakar bir tutum benimseyen siyasal anlayış olarak özetlenebilir.  

 

 

12 Eylül rejimiyle birlikte desteklenen “Türk-İslam sentezcisi” çizgi de ANAP’ın bir diğer önemli bileşeniydi. 

 

 

Bu özellikleriyle ANAP; serbest piyasa, girişimcilik, bireycilik, tüketim toplumu gibi neoliberal değerlerin, Türk-İslam sentezine dayalı kültürel öğelerle harmanlanmasını sağladı.

 

Bu süreçte Aydınlar Ocağı gibi fikir kulüplerinin yanı sıra, geleneksel tarikat ve cemaatlerin de desteğini aldı.

 

ANAP lideri Turgut Özal,  topluma yönelik olarak “girişimci olma” ve “köşeyi dönme” çağrısı yaparken gecekondu mahallelerinde yaşayan yoksul kesimler için de gecekondu afları, “fak-fuk-fon” gibi “popülist” politikaları ön plana çıkardı.

 

 

Turgut Özal Döneminde Türkiye’nin İç ve Dış Siyaseti

 

Özal, muhalefeti 12 Eylül öncesi partilerinin devamcısı olmakla suçlarken, bir yandan da 12 Eylül rejiminin uygulamalarını büyük oranda sahiplendi ve sürdürdü.

 

Nitekim Özal ve Muhalefet arasındaki ilk çekişme, 12 Eylül yönetimi tarafından eski siyasetçilere konan siyaset yasağının kaldırılması üzerine yaşanmıştı. 

 

Yasakların kaldırılmasını istemeyen Özal, halkında kendisiyle aynı fikirde olduğunu düşünerek bu konuyu referanduma taşıdı. 

 

Ancak Özal, referandum sürecince eski siyasetçilere yönelik olarak yoğun bir kampanya düzenlese de, referandumu kaybetti ve siyasi yasaklar kalktı.

 

Böylece, Demirel DYP’nin, Ecevit DSP’nin, Erbakan RP’nin, Türkeş ise MCP’nin başına geçerek, tekrar siyaset sahnesindeki yerlerini aldı.

 

Referandumdan kısa bir süre sonra, 29 Kasım 1987’de de genel seçimler yapıldı.

 

Özal seçimden kısa bir süre önce Seçim Yasasında yaptığı değişiklikle, seçim çevresi barajını yükseltmiş ve kendisi için daha avantajlı bir seçim sistemi oluşturmuştu.

 

Ayrıca, seçim çevrelerini de kendisini avantajlı kılacak şekilde yeniden düzenlemişti.

 

Bu değişiklikler ANAP’ın işine epeyce yaradı.

 

Zira oyu yüzde 36.3’e düşmesine rağmen milletvekillerinin yüzde 65’ini kazanarak tekrar tek başına iktidar oldu.

 

Diğer partilerden SHP yüzde 24.7 oyla milletvekillerinin yüzde 22’sini, DYP yüzde 19.1 oyla milletvekillerinin yüzde 13.1’ini kazandı.

 

Yüzde 8.5 oy alan Ecevit’in DSP’si, yüzde 7.3 oy alan Erbakan’ın RP’si ve yüzde 2.9 oy alan Türkeş’in MÇP’si ise barajı aşamayarak meclise giremedi.

 

Ancak ANAP, bu seçim başarısına rağmen, giderek yıpranmaya başlamıştı.

 

Bunda yolsuzluk iddiaları ve Özal’ın “hanedan kurduğu” suçlamaları kadar, ekonomik büyümenin durması da etkili olmuştu.

 

Bu dönemde toplumsal muhalefet yeniden canlanmaya başladı.

 

Nitekim, ANAP’in oy kaybı da giderek hızlandı.

 

Oy kaybının farkında olan Özal, 1989 Mart’ında yapılması gereken yerel seçimleri 4.5 ay öne almak istedi. Ancak muhalefetin itirazı üzerine konuyu referanduma sundu.

 

Refaranduma gitmek Özal’ın sık başvurduğu yollardan biriydi. Ancak sonuç beklediği gibi olmadı. Referandumda yüzde 65’le “Hayır” oyu kazandı.

 

Böylece seçimler normal zamanında yapıldı.  Bu seçimlerde SHP yüzde 28 oyla 39 il belediyesi, DYP yüzde 26 oyla 16 il belediyesi, ANAP yüzde 22 oyla 2 il belediyesi, RP yüzde 9.8 oyla 5 il belediyesi kazandı.

 

Bu sonuçlar ANAP için önemli bir düşüşe işaret etmekteydi.

Özal’ın Cumhurbaşkanı Seçilmesi ve Özal Sonrası ANAP:

 

Ancak bu sırada Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in görev süresinin Ekim ayında dolacak olması, Özal için yeni bir fırsat doğurdu.

 

Turgut Özal, TBMM’de 20-31 Ekim 1989 arasında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, partisinin meclisteki sayısal üstünlüğünden yararlanarak kendini Cumhurbaşkanı seçtirmeyi başardı.

 

Özal’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi muhalefetin büyük tepkisine yol açtı. Oylamayı protesto ederek katılmayan muhalefet, sonrasında da Özal’ı meşru saymama tavrını sürdürdü.

 

Muhalaefete göre, 1987 genel seçiminde seçim sistemini kendi çıkarına göre düzenleyerek yüzde 36.3 oyla milletvekillerinin yüzde 65’ini alan Anavatan Partisi’nin 1989 yerel seçiminde oyu yüzde 22’ye düşmüşken, meclisteki çoğunluğuna dayanarak Özal’ı Cumhurbaşkanı seçmesi, siyasi meşruiyet açısından eleştiriye açık bir durumdu.

 

Ayrıca Özal’ın Cumhurbaşkanı olması, siyasette bir başka dalgalanmaya da yol açmıştı.

 

Anayasa, Cumhurbaşkanının partisiyle ilişkisini keserek, tarafsız ve partiler üstü olmasını öngörüyordu.

 

Ancak Özal, ANAP’ı dışarıdan yönetmeye devam etmek istiyordu.

 

Bu amaçla Partinin başına kendisine sadık olan ve “emanetçi” olarak görülen Yıldırım Akbulut‘u getirdi.

 

Ancak Özal’ın sürekli olarak ANAP’ın iç işlerine karışması parti içinden tepki toplamaya başlamıştı.

 

Eski İstanbul Belediye Başkanı ünlü politikacı Bedrettin Dalan‘ın, ANAP’tan ayrılarak 17 Mayıs 1990’da Demokratik Merkez Partisi (DMP) ismiyle yeni bir parti kurması, ANAP’ın dağılmaya başladığının ilk işareti oldu.

 

Ayrıca Özal’ın eşi Semra Özal’ı partinin İstanbul İl Başkanı olarak seçtirmesi de parti içi muhalefeti yükseltmişti. 

 

Parti içinde Özal’a karşı yükselen muhalefetin en önemli örneği, 15 Haziran 1991’de yapılan ANAP Kongresinde Özal’ın sıcak bakmadığı Mesut Yılmaz’ın Genel Başkan seçilmesiydi. 

 

Turgut Özal ve I. Körfez Savaşı:

 

Özal döneminin en önemli dış politika konusu, hiç şüphe yok ki, 1. Körfez Savaşı oldu.

 

Irak’ın 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgali üzerine, BM’nin müdahale kararı alması, ABD liderliğindeki Çevik Kuvvet adı verilen uluslararası askeri gücün, 17 Ocak 1991’de Irak’a müdahalesiyle sonuçlandı.

 

Irak’a yapılan müdahalede Türkiye’deki Amerikan üsleri de kullanıldı.

 

Cumhurbaşkanı Özal, Körfez Bunalımı ve ABD’nin Irak’a yaptığı askeri müdahalenin Türkiye’ye önemli fırsatlar yarattığı düşüncesiyle iddialı politikalar izlemeye kalkışınca, ANAP hükümetinin ve Ordunun tepkisiyle karşılaştılar.

 

Bu süreçte Dışişleri Bakanı Ali Bozer, Milli Savunma Bakanı Safa Giray ve Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay istifa etti.

 

 

Özal Döneminde Türkiye Ekonomisi:

 

Yaptığı konuşmalarda dışa açılma, küreselleşme, serbest piyasa, girişimcilik, “köşeyi dönme”, “zengin olma”, tüketim gibi değerleri sık sık vurgulayan Turgut Özal, Türkiye tarihinde neoliberal dönüşümle özdeşleştirilmiştir.

 

Türkiye’de “ithal ikameci” ekonomi politikasının etkili olduğu 1980 öncesi dönemde “karma ekonomi” ve “kalkınmacı devlet” politikaları çerçevesinde, devletin ekonomide önemli bir yeri bulunmaktaydı.

 

Özal, IMF ve Dünya Bankası’nın politikaları çerçevesinde, devleti sanayi ve tarımsal üretimden çekerek, altyapı (enerji, ulaştırma, telekomünikasyon) ve diğer kamu hizmetlerine yoğunlaştırdı.

 

Özelleştirme politikalarının önemli bir destekçisi olan Özal KİT’lere yönelik Hazine yardımlarını kesti ve onların özel bankalardan borçlandırılmasını sağladı.

 

 Bu politikalar giderek KİT sisteminin ekonomideki lokomotif rolünü kaybetmesine ve özelleştirmelerin meşrulaştırılmasına yol açtı.

 

Türkiye’de sanayileşmenin lokomotifi artık özel sektör olacaktı.

 

Sanayileşme politikası ise, daha çok emek yoğun sektörlerde ihracata yönelik olarak teşvik edildi. Bu amaçla işçilere yönelik olarak düşük ücret politikası izlendi.

 

Ancak ülkenin gerek sermaye birikimi, gerekse de teknoloji düzeyi ve rekabet  gücü sınırlı olduğundan, Türkiye’de Uzak Doğu ülkelerine benzer bir hızlı sanayileşme süreci yaşanamadı.

 

Özel sektör daha çok finans, inşaat, turizm gibi hizmet sektörlerine yöneldi.

 

1980-88 döneminde ortalama büyüme yüzde 4.9 olarak gerçekleşti.

 

1980’de 13.5 milyar dolar olan dış borç ise, 1989 yılına gelindiğinde 40 milyar dolara ulaşacaktı.  

 

Özal’ın dış kaynak girişi sayesinde 1987’ye kadar sürdürebildiği ekonomi politikaları dış borçlanma olanaklarının daralmasıyla birlikte olumsuz sonuçlar doğurmaya başlamıştı. Bunun üzerine kısa vadeli ve yüksek faizli borçlanmaya olanak sağlayan “sıcak para hareketleri” başlatıldı.

 

Ancak, bu adım kısa vadede dış borç bulmaya imkan sağlasa da, uzun vadede dış borç krizini daha da derinleştirmekten başka bir sonuç vermedi.

 

Nihayetinde 1983 yılında başlayıp, 1991 yılına kadar aralıksız devam eden ANAP tek parti iktidarı, ülkede yaşanan olumsuzlukların da etkisiyle son buldu.

 

ANAP, 20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimlerde oyların yüzde 24’ünü alarak ikinci parti konumuna düştü ve genel Başkan Mesut Yılmaz’ın koalisyon görüşmelerinin dışında kalmayı tercih etmesiyle iktidardan uzaklaştı.

 

ANAP’ın kurucu genel başkanı Turgut Özal ise, Cumhurbaşkanlığı görevini ve siyasetteki etkisini, kalp krizi geçirerek hayatını kaybettiği 17 Nisan 1993 tarihine kadar sürdürdü.