Çok Partili Hayata Geçiş Hakkında Özet Bilgi

Demokrasinin bir gereği olarak çok partili hayata geçişin öncülüğünü yapan Atatürk, Halk Fırkası’nı kurmuş; onun açtığı yolda Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Şeyh Sait İsyanı sonrasında kapatılmış; Serbest Cumhuriyet Fırkası ise rejim karşıtlarının sığınağı haline geldiğinden kendisini feshetmiştir.

 

Nitekim SCF’nin kapatılmasından kısa bir süre sonra 1930 yılında ortaya çıkan ve Menemen Olayı olarak adlandırılan irticai faaliyet, rejim karşıtlığının hala güçlü olduğunu göstermiştir.  İşte bu hadiselerin bir sonucu olarak, Türkiye’nin henüz çok partili hayata hazır olmadığı anlaşılmış ve Atatürk’ün yaşadığı dönemde çok partili hayata geçiş sağlanamamıştır.

 

Çok Partili Hayata Geçişin İç Koşulları

 

Türkiye, 1939-1945 yılları arasında yaşanan İkinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmamış olsa da, savaşın ekonomik ve siyasi anlamdaki yıkıcı etkilerinden sert bir şekilde etkilenmiştir. 

 

 

Savaş koşulları nedeniyle savunma harcamalarında yaşanan artış, bazı temel ihtiyaç mallarının yokluğu ve hayat pahalılığı gibi etkenler, özellikle dar gelirli yurttaşlar için oldukça zorlayıcı olmuştur. 

 

Sıkıntıları hafifletmek için her ne kadar birçok tedbir alınmış olsa da, savaşın yıkıcılığı karşısında bu tedbirler başarılı olamamıştır.

 

Savaş döneminde oluşan bu olumsuz ortam, vatandaşlar arasında tek parti yönetimine yönelik bir hoşnutsuzluğun doğmasına neden olmuş ve bu hoşnutsuzluk çok partili hayata geçişin iç dinamiğini oluşturmuştur.

 

Çok Partili Hayata Geçişin Dış Koşulları

 

Çok partili hayata geçişin dış dinamiğini ise doğrudan İkinci Dünya Savaşı ‘nın kendisi oluşturur.

 

İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da, demokratik olmayan yönetimler yıkılmış; özgürlük ve demokrasi gibi kavramlar ön plana çıkmıştır.

 

Bunun yanında Türkiye’nin Birleşmiş Milletlere girişi ve artan Sovyet tehdidi karşısında Batılı devletlerle yakınlaşmak istemesi, Türkiye’de çok partili bir demokrasiye geçişin teşvikçisi olmuştur. 

 

Türkiye’nin Batıyla yakınlaşmak istemesi tek taraflı bir istek değildir.

 

Keza Soğuk Savaş koşullarında, Sovyet rejiminin yayılmasından endişe duyan ABD, özellikle SSCB’ye yakın bölgelerde yer alan devletlerin Sovyet sistemine yakınlaşmasını engellemeye ve Sovyetlerin etrafını çevrelemeye çalışmıştır.

 

Bunun için ABD, Sovyetlere karşı “hür dünya” olarak sloganlaştırılan ve totalitarizme karşı “demokrasi” yi ön plana çıkaran bir yaklaşım geliştirmiştir.

 

Ancak ABD’nin bu yeni yaklaşımı, Türkiye’deki tek parti yönetimi ile bir tezatlık oluşturmaktaydı. 

 

Nitekim, 1947 yılında ABD kongresinde, Truman Doktrini görüşmeleri sırasında bu konuda önemli tartışmalar çıkmıştır.

 

Yardımın amacının baskıcı rejimlere karşı demokrasiyi korumak olduğunu söyleyen kimi delegeler, yapılacak yardımın Türkiye’deki otoriter rejimi daha da güçlendireceğini, bu nedenle Türkiye’nin yardım dışında bırakılmasını savundular. 

 

Bu tartışmalar hiç şüphe yok ki, Türk hükümeti tarafından da yakından izlenmiş ve Türkiye’deki politik gelişmeleri derinden etkilemiştir. 

 

Nitekim Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bu dönemde Associated Press muhabirine vermiş olduğu bir demeçte, “Amerikan yardımının demokrasiyi savunmak yolunda bir adım olduğunu ve Türkiye ile Amerika arasındaki iyi ilişkilerin Türkiye’de daha sağlam bir demokrasinin doğuşunu teşvik edeceğini” belirtmiştir. 

 

Özetle bu dönemde Türkiye, Batı dünyasına kabul edilebilmek için “çok partili bir hayat” kurmak zorunda kalmıştır. 

 

Bütün bu iç ve dış gelişmelerle birlikte, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de çok partili hayatın destekleyicisi olmuştur.

 

Savaşın zorunlu kıldığı şartlar ortadan kalktıkça ülkenin siyasal ve kültürel hayatında demokratik ilkelerin gittikçe daha fazla yer tutacağını vurgulayan İnönü, çeşitli konuşmalarında çok partili hayata geçişin sinyallerini vermiştir

 

Demokrat Partinin Kurulması

 

Nihayetinde, 18 Temmuz 1945’te, Nuri Demirağ’ın başkanlığında kurulan Millî Kalkınma Partisi ile Türkiye tam anlamıyla çok partili hayata geçmiştir. 

 

Ayrıntılı bir siyasi programa sahip olmayan bu partinin siyasetteki etkisi oldukça az olmakla beraber, tek parti yönetimi, bu partinin kurulmasına izin vermek suretiyle, muhalefeti resmen kabul etmiştir. 

 

Bu süreçte kurulan asıl önemli parti ise hiç şüphe yok ki, Demokrat Partidir. 

 

Demokrat Parti, 1945’te Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu görüşülürken CHP milletvekillerinden Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’ın muhalif bir tavır sergilemesi sonucunda kurulmuştur. 

 

Bu grup ilk olarak daha fazla demokrasi talep eden ve tarihimize Dörtlü Takrir olarak geçen bir önerge vererek tek parti yönetimine karşı muhalefetini belli etmiş, ardından Cumhuriyet Halk Partisi’nden ayrılarak 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi kurmuştur. 

 

 

“Demokrat” sözcüğü halk arasında pek alışılmamış bir sözcük olduğundan halk ona “demirkırat” demiştir. (DP’nin devamcısı olarak kabul edilen Adalet Partisi‘nin ve yine bu partinin devamı olarak kurulan Doğruyol Partisi’nin  amblemlerinin “kır at” olması, Demokrat Partinin “demirkırat” ına bir göndermedir.)

 

Demokrat Parti, görüşleri ve programı ayrıntılı olarak bilinmemesine rağmen kısa süre içerisinde ülkedeki pek çok farklı görüşten muhalifi kendisine çekmeyi başarmıştır.

 

DP’ye olan bu ilginin temel nedeni, bütün devrimler boyunca ve savaş yıllarında görülen kusurların ve duyulan sıkıntıların sorumluluğunun Halk Partisi’ne yüklenmesidir.

 

Dolayısıyla insanlar çoğunlukla bir fikir ya da düşünceden kaynaklı olarak değil, sırf Cumhuriyet Halk Partisi’ne duymuş oldukları tepkiden dolayı Demokrat Parti’ye yönelmişlerdir 

 

Çok Partili Hayata Geçiş ve CHP

 

Çok partili hayata geçişle birlikte CHP, artık çeşitli sorunlara karşı alacağı tutumlarda diğer partileri de hesaba katmak zorunda kalmış ve  faaliyetlerini seçmenin fikir ve isteklerine uydurmaya çalışmıştır. 

 

Dolayısıyla CHP, çok partili hayata geçişle birlikte, devrimci, akılcı ve ülkücü felsefesini değiştirmek zorunda kalmış; daha evrimci, ampirik ve faydacı bir felsefeyi benimsemiştir. 

 

Ayrıca CHP, 1946 yılında gerçekleştirdiği olağanüstü kurultayında birçok liberalizasyon adımını da hayata geçirmiştir.

 

Örneğin;

  •  Seçim sisteminde değişiklik yapılarak, iki dereceli seçim sistemi kaldırılmış ve tek dereceli seçim sistemine geçilmiştir.

 

  •  Parti tüzüğü değiştirilerek İsmet İnönü’nün “değişmez şef” olduğu hükmü kaldırılmıştır.

 

  •  Dernek kurma özgürlüğü kabul edilmiştir.

 

Bu gelişmeler gibi Türkiye’yi çok partili hayata hazırlayacak daha bir çok değişikliğe de bu dönemde imza atılmıştır.

 

Ancak her ne yapılırsa yapılsın, CHP’nin halk nezdinde tek partili sistemin simgesi haline gelmiş olması, onu kaybetmeye mahkum kılmıştır.

 

Çünkü CHP’nin kazanması halinde kamuoyunda tek partili sistemin devam etmekte olduğu algısı devam edip gidecektir.

 

Demokrat Parti’nin İktidara Gelişi

 

Türkiye’nin ilk çok partili seçimi 1946 yılında gerçekleştirildi. Demokrat Parti kadar önemli olmamakla beraber on üç partinin daha kurulduğu bu seçimi Cumhuriyet Halk Partisi kazandı.

Ancak 1946 seçimlerinden farklı olarak, kapalı oy ve açık sayım esasına göre yapılan 14 Mayıs 1950 Genel Seçimleri, Demokrat Parti’nin iktidarıyla sonuçlanacaktı. Seçime katılım oranı, %90 gibi beklentilerin üzerinde bir oranda gerçekleşmişti.

 

Oyların %53.6’sını alan Demokrat Parti, 408 milletvekili kazanırken; oyların %40’ına yakınını toplayan CHP, 69 milletvekili kazanabilmişti. Bu orantısızlıkta seçimlerde uygulanan çoğunluk sisteminin etkisi vardı. Nispi temsili kabul etmeyen CHP, kendi lehine olacağını düşündüğü dar bölge çoğunluk sistemi ile adeta kendisini vurmuştu.

 

CHP bu seçimlerde öylesine ağır bir hezimete uğramıştı ki, kabinedeki bakanlardan sadece üçü milletvekili olarak seçilebilmişti. 

 

Demokrat Parti genel seçimlerdeki bu başarısını kısa bir süre sonra yapılacak olan Mahalli İdareler Genel Seçimlerinde de sürdürmüş ve 600 civarındaki belediyenin 560’ını kazanmayı başarmıştı. 

 

Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle;

  • Adnan Menderes Başbakan,
  • Fuat Köprülü Dışişleri Bakanı,
  • Refik Koraltan TBMM Başkanı,
  • Bayar ise Cumhurbaşkanı oldu.

 

 

Böylece demokrasinin en önemli unsurlarından biri sayılan çok partili hayat, Türkiye’de işlemeye başlamıştır. Demokrat Parti 1954 ve 1957 seçimlerini de kazanarak, 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi ile iktidardan indirilene dek 10 yıl boyunca ülkeyi yönetmiştir. 

 

Sonuç olarak,

Türkiye’de çok partili hayata geçişin tek bir sebebe bağlanması zordur. Bu kararda iç ve dış faktörlerin yanı sıra İsmet İnönü’nün rejimin geleceğine ilişkin endişeleri de rol oynamıştır.

 

Nedeni her ne olursa olsun, Atatürk’ün sağlığında iki kez denenen, ancak çeşitli sebeplerle yürütülemeyen çok partili hayata geçiş için gerekli olan koşullar, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından oluşmuş ve Türkiye çok partili hayata geçmiştir.

ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ
ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ