Türkiye’de Sosyalist Düşüncenin Gelişimi

Teorik ve Pratik Sosyalizm Ayrımının Ortaya Çıkması

 

Sosyalist devrimin İngiltere ve Almanya gibi kapitalistleşmiş ülkelerde değil, Rusya gibi kapitalizm açısından Avrupa’nın en geri kalmış sayılabilecek ülkelerinde ortaya çıkması, Marx’ın çerçevesini çizdiği teorik sosyalizm anlayışını pratikte değiştirmiştir.

 

Bu durumun en bilinen örneği Rusya’dır.

 

Lenin en başlarda, Rusya’daki devrimin önce Alman ve daha sonra da tüm Avrupa proletaryasını tetikleyeceğine inanıyordu.

 

Çünkü Rusya gibi sanayii son derece geri ve nüfusunun çok büyük bir kısmının köylü olduğu bir toplumda Rus Devriminin ayakta kalmasının tek yolu Avrupa’da zincirleme bir devrimler dizisinin meydana gelmesiydi.

 

Lenin’den sonra yönetime gelen Stalin ise, “tek ülkede sosyalizm” inancını benimsedi ve sosyalizmin, uluslararası bir devrime ihtiyaç olmaksızın Rusya’da inşa edilebileceğini savundu.

 

Stalin dönemiyle birlikte sosyalizm daha çok bir “dış politika enstrümanı” olarak kullanılmaya başlandı diyebiliriz.

 

Diğer bir örnek olan Çin’de ise, Mao, ulusal burjuvaziyi devre dışı bırakarak, Çin gibi sınıfsal yapısında köylülüğün ağır bastığı ülkelerde, devrimin taşıyıcı gününün köylülük olması gerektiği tezini ortaya atarak Sovyet tezlerinden ayrıldı.

 

Ayrıca gelişmiş batı toplumunun üyesi olmayan diğer pek çok ülkede de “devrimin öznesinin hangi toplumsal grup” olacağı sorusuna cevap olarak farklı özneler verilmiştir.

 

İşçi sınıfının, temel anlamda “gerçek özne” olma özelliğine referans sürdürülmüş olsa da, bu sınıfın toplumsal alanda zayıf olduğu yerlerde, bu “zafiyet” alternatif öznelerle giderilmeye çalışılmıştır.

 

Örneğin “1959 Küba Devrimi” nde “fokoculuk” da denen bir anlayışla işçi sınıfının ve onun önderlik edeceği toplumsal mücadelenin yerini “gerilla güçleri” ve onların silahlı mücadelesi almıştır.

 

Yine proletaryanın zayıf olduğu ülkelerde, öğrenciler, ulusal ordular içindeki “vatansever subaylar”, bürokrasi gibi kimi unsurlar da bir devrim için ittifak kurulacak potansiyel aktörler olarak ön plana çıkmıştır.

 

Böyle bir ittifak ile ülke emperyalist bağımlılığından kurtarılacak ve ülkedeki feodal yapılar ortadan kaldırılacaktı. Daha çok “Milli Demokratik Devrim” aşaması olarak adlandırılan bu aşamadan sonra, işçi sınıfının önderliği ve devrimci bir iktidarın yönetimi altında sosyalist aşamaya geçilecektir.

 

Bütün bu örneklerin ortak özelliği, kapitalist toplum aşamasına tam olarak ulaşamamış ve dolayısıyla devrimin aktörü olan işçi sınıfının gelişmemiş olduğu ülkelerde, devrim için acele eden grupların başvurdukları “devrim hızlandırıcı” yöntemler olmalarıdır.

Türkiye’de Sosyalizm

 

Türkiye, batılı kapitalist bir ülke olmaması nedeniyle, Türkiye’de sosyalizm teoriden ziyade pratikten etkilenmiştir.

 

Türkiye sosyalistleri, Marksist olmaktan çok, devrim teorileri yaratmış olan Leninist, Maoist, Checi oldular.

 

Kuşkusuz bu kendi içinde tutarlı bir durumdu. Çünkü ülkesini sömürge gören, ulusal kurtuluşu ve bağımsızlığı önemsemeyen, feodal ilişkileri sona erdirecek bir iktisadi kalkınmayı amaçlayan bir devrimci hareket için “kapitalizmin bilimi” olan Marksizm’den çok “devrimin bilimi” olan Leninizme, Maoizme ve Cheizme ihtiyaç vardı.

 

Bu nedenle de Türkiye solu için asıl klasikler, Marx ve Engels’in teorik yapıtlarından çok, günlük pratiğin bir gereği olarak “stratejik ve taktik” içerikli olanlar olmuştur.

 

Türkiye’deki sol hareket, Sovyetlerin kurulmasıyla birlikte, kominternin kararlarına göre hareket etmeye başlamıştır.

 

Komintern, Kurtuluş Savaşı dönemindeki anti-emperyalist mücadeleyi desteklemiş; daha sonraki dönemde ise ikili bir anlayış ortaya çıkmıştır. Buna göre, Kemalist Devrim, burjuva demokratik bir devrim olarak desteklenmiş, ancak kendi ölçüleri içinde bırakılmaması ve sosyalist bir altyapı için muhalefet edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

 

Bu sosyalist altyapı için, geleneksel ve feodal altyapıyı terk etmek ve feodal artıkları tasfiye etmek, kapitalist olmayan yani devlet eliyle bir kalkınmadan yana tercihte bulunmak ve anti-emperyalist olmak gibi önerilerde bulunulmuştur.

 

Sol hareketin Türkiye’de 1940’lı yıllara kadar çok az olan etkisi bu yıllarda kurulan ve kendisini sosyalist olarak tanımlayan çeşitli siyasal partilerle bir ivme kazanmış olsa da bu partilerin kitleselleşme sorunu yaşadıklarını söyleyebiliriz.

 

Sol hareket asıl etkisini ve kitleselleşmesini özellikle 60-70 arası dönemde yaşamıştır. Bu döneme etkisini vuran üç ana gruptan bahsetmek mümkündür:

 

– YÖN-DEVRİM (Doğan AVCIOĞLU)

– MDD- Milli Demokratik Devrim (Mihri BELLİ)

– TİP-Türkiye İşçi Partisi (Mehmet Ali AYBAR)

 

Yön-Devrim ve MDD hareketleri, az gelişmiş ülkelerde, sosyalist bir partiyi iktidara getirecek bir sanayi proletaryasının mevcut olmadığını, büyük toplumlarda ancak ilerici “ara tabaka” ların öncülüğünde bazı hareketlerle az gelişmişlik çemberinin kırılacağını savunuyordu.

 

Bu düşüncenin pratikteki karşılığı ise, cuntacılıktı.

 

Keza, demokrat partiyi bir karşı devrim olarak gören bu anlayış, 60 darbesini coşkuyla karşılamış; 61 Anayasasını ise Sol’un önünü açan bir anayasa olarak ilerici ve demokrat bulmuştur.

 

Yine devriminde, ordu içerisindeki ulusalcı subaylarla yapılacak bir işbirliği sonucunda darbeyle geleceğini savunmuşlardır.

 

Kemalist devrimi “ilerici” bir adım olarak destekleyen ve ona sempati duyan bu anlayışın, Kemalizm ile ayrıştığı çeşitli noktalardan bahsedilebilir.

 

TİP ise, bu iki anlayışın tersine parlamenter yolu savunmuştur.

 

Dolayısıyla, bu iki anlayıştan oldukça farklı olduğu noktalar vardır. TİP, demokrat parti iktidarını toplumun inisiyatif alması bağlamında önemli bulmuş; ayrıca Askeri darbenin solu güçlendireceğini değil, zayıflatacağını savunmuştur.

 

TİP, bu görüşleri nedeniyle, diğer iki akım tarafından doktriner olarak ve Türkiye’deki pratiği okuyamamakla suçlanmıştır.

 

Bununla beraber TİP’in meclise 15 milletvekili sokmasının, Türkiye’de parlamenter sosyalizm fikrini güçlendirdiği söylenebilir. Ancak TİP, Sovyetlerin Çekoslavakya’yı işgali nedeniyle parti içinde çıkan görüş ayrılıkları nedeniyle dağılmıştır.

 

1971 Darbesi, Türkiye’de sol için yeni bir dönem açmıştır. Bu dönemden sonra ne parlamenter ne de darbeci eğilimlerle sonuç alınamayacağına olan inanç “gerillacı” ve “fococu” anlayışa yönelimi güçlendirmiştir.

 

Küba Devrimi’nin MDD tezlerini andırır biçiminde emperyalizme karşı savaş, ulusal bağımsızlık ve sosyalizmin inşasını aynı potada eritiyor olması MDD’ci çizgiden gelen gençleri kolayca etkilemiştir.

 

Dolayısıyla, özellikle Yön-Devrim ve MDD’nin temsil ettiği teoriden çok pratiğe dayalı anlayışın, uluslararası farklılaşmadan etkilendiğini ve bu farklılıklar arasından kendine bir devrim modeli seçen grupların öncelikli hedefinin iktidarı ele geçirmek olduğunu ve iktidar ele geçirildikten sonra, toplumu bu devrimci modele uydurmayı hedeflediklerini söyleyebiliriz.

 

Son olarak, CHP’yi inceleyecek olursak, çok partili hayata geçiş ve 60-70 arası dönemde solun yükselişi karşısında, CHP ilk defa kendini siyasal olarak tanımlamak durumunda kalmıştır.

 

CHP içinde çıkan “ortanın solunda mı yer alalım yoksa ortanın sağında mı?” tartışması sonucunda “ortanın solunda” karar kılınmış ve CHP kendini batılı anlamda “sosyal demokrat” bir parti olarak tanımlamıştır.