Marksizm Nedir? Ne Demektir? Amacı ve Felsefesi

Marksizm, amacı sınıfsız bir toplum yaratmak olan ve bu uğurda sosyal sınıfları (burjuva ve proletarya) ve bu sınıfların oluşmasını sağlayan özel mülkiyeti ortadan kaldırmayı hedefleyen Komünist siyasal ideolojinin felsefesidir. Marksist ise bu felsefeyi benimseyen, Marksist düşünce yanlısı kişi demektir.

 

Ciddi bir ekonomik analiz ve ilginç bir siyasal ütopya üzerine yükselen Marksist düşünce, hayatını bu fikri geliştirmeye adayan Alman Felsefeci Karl Marx’ın fikirleri çerçevesinde gelişmiştir.

 

Marksizm’in amacı, yıkılmaya mahkum olduğunu düşündüğü kapitalizmi analiz etmek ve sonrasına rehberlik etmektir. 

 

Marx tarafından kaleme alınan pek çok eser olmakla birlikte, onun, yakın arkadaşı Frederich Engels ile birlikte kaleme aldığıKomünist Manifesto ve “Kapital” adlı eserler, Marksist ideolojinin temel kaynakları sayılır.  

 

İnsanlık tarihinin kaçınılmaz seyrinin önce Sosyalist ve ardından da Komünist toplumsal örgütlenme biçimleriyle sonuçlanacağını iddia eden Marksizm, bu nedenle sıklıkla “sosyalizm” ve “komünizm” olarak da anılır. Ancak Marksizm, daha çok bu siyasal ideolojilerin düşünsel boyutunu ifade eder. 

 

Marksizm, temelde iki önemli kavram üzerine inşa edilmiştir.

 

Bu kavramlar; (a) tarihsel materyalizm (diyalektik materyalizm ya da tarihsel maddecilik olarak da bilinir) ve (b) yabancılaşma kavramlarıdır.

Diyalektik Materyalizm

 

Adından da anlaşılacağı üzere, materyalist yani maddeci bir felsefeninin ürünü olan Diyalektik Materyalizm, Marksist düşüncenin insanlık tarihine bakışını yansıtır. Marx bu bakış açısını söyle özetler:

 

“Bugüne kadarki tüm toplum tarihisınıf mücadeleleri tarihidir.”

 

Şimdi bunu biraz açalım.

 

İnsanlar, maddi ihtiyaçlarını giderebilmek adına tarihin her döneminde üretim yapmak zorundadır. Bu üretim süreci, farklı biçimlerde örgütlenebilir ve her üretim biçimi, farklı bir toplumsal ve politik düzeni beraberinde getirir.

 

Burada tarihsel materyalizmin temel iddiası; tarihin değişmeyen belirleyeninin yani tarihin motorunun ya da tarihin itici gücünün; düşünceler, fikirler, dinler ya da gelenekler değil; sadece ama sadece ekonomik faktörler olduğu yönündedir.

 

İnsanlık tarihini maddeci bir bakış açısıyla inceleyen bu yaklaşıma göre, belli bir dönemde ve belli bir toplumda maddi ihtiyaçların giderilme sürecinin nasıl organize edildiği, insana ve topluma ait diğer her şeyi belirleyecektir.

 

Marksizm bu gerçeği, “Altyapı (ekonomi), üstyapıyı (gelenek, düşünce, siyaset, aile, kültür vs.) belirler” şeklinde formüle eder.

 

Peki bu felsefeyi “diyalektik” yapan nedir?

 

Diyalektik Materyalizm teorisine göre toplumlar, 6 temel aşamadan geçerler. Bunlar:

 

Ancak Komünizm hariç her toplum biçimi kendi içinde çelişkiler barındırır.

 

“Tez, Antitez, Sentez” şeklinde ilerleyen diyalektik süreç, toplumların değişim süreci yani tarihsel seyri açısından da tam olarak geçerlidir.

 

Toplumsal çelişkinin, yani tezin, antitezin ve sentezin oluşum sürecinde; her üretim biçiminin, üretim araçlarına sahip olan ve olmayanlardan oluşan birbirine karşıt iki temel sosyal sınıftan müteşekkil olması yatar.

 

Komünizm ise bir sınıfsız toplum ideali olarak bu çelişkiden muaftır ve bir anlamda insanlığın nihai örgütleniş biçimini ifade eder.

 

Komünizmde sınıf olmamasının temel nedeni, üretim araçları mülkiyetinin bireysel değil kolektif bir şekilde organize edilecek olmasıdır.  

 

Bu kolektif mülkiyet anlayışı, sosyal sınıfların ortaya çıkmasını engelleyeceğinden, her üretim biçiminin sahip olduğu çelişkiler ortaya çıkmayacak ve diyalektik süreç, komünist toplumda işlemeyecektir.

Kapitalizm ve İşçi Devrimi

 

İşte Marksizm, özetlemeye çalıştığımız bu anlayış çerçevesinde (diyalektik materyalizm ya da diğer adıyla tarihsel maddeci anlayışı) kapitalist üretim biçimini analiz etmeye çalışır.

 

Marx’a göre kapitalist toplumda iki temel sınıf bulunur, diyalektik süreç yani çelişki bu sınıflar arasında cereyan edecektir.

 

İşçi sınıfı ya da diğer adıyla proleterya bu sınıflardan ilkidir.

 

Herhangi bir üretim aracı mülkiyetine sahip olmayan, diğer bir ifadeyle hayatını sürdürebilmek adına emeğinden başka para edecek bir şeyi bulunmayan insanlar, bu sınıf içerisinde değerlendirilir.

 

Diğer sınıf ise burjuva sınıfıdır.

 

 Sermayedar ya da kapitalist olarak da adlandırılan bu sınıf, üretim araçları (sermaye ya da kapital olarak da bilinir) mülkiyetine sahip olması nedeniyle diğerlerinin emeğini satın almak ve onları sömürmek imkanına sahiptir.

 

Bu sömürü ilişkisi, sermayedarın kazandığı “kâr” üzerinden işler.

 

Kapitalist düzlemde “kâr” elde etmek, mülkiyet sahibinin aldığı risk, kurduğu iş, sahip olduğu sermaye ve yaptığı inovasyon gibi olguların bir sonucu olarak görülürken; Marksizmde kar olgusu, işçinin sömürülmesinin bir sonucu olarak görülür.

 

Bu durum, “artı değer” kavramı ile açıklanır.

 

Marksizm’e göre kapitalist sistemde işçi, her zaman ürettiği değerin altında bir ücretle çalıştırılır.

 

Hatta öyle ki, bu ücret sadece işçinin hayatını sürdürebilmesine yetecek kadardır. İşte, işçinin ürettiği değer ve aldığı ücret arasında oluşan bu fark, “artı değer” olarak adlandırılır ve sermayedarın elde ettiği kârın kaynağını oluşturur.

 

Kapitalist toplum ve onun iki temel sınıfı olarak Burjuva ve Proleterya arasındaki bu ilişki, Karl Marx’a göre her zaman;

  • sömürgeci,
  • burjuvayı giderek zenginleştirici ve
  • işçi sınıfı için her zaman yoksullaştırıcı bir ilişkidir ve nihayetinde kapitalist sistemin sonunu getirecek olan da bu ilişkidir.

 

Zamanla, işçi sınıfı arasında bir “devrimci bilinç” in oluşmasına yol açacak olan bu ilişki, Marx’ın ifadesiyle “Kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını yaratmasına yol açacaktır.”

 

Kapitalizmin ağır koşulları altında giderek fakirleşen ve yine Marx’ın ifadesiyle “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan işçi sınıfı”, birleşecek ve bir devrimle devleti ele geçirip kendi diktatörlüğünü kuracaktır.

 

İşte bu diktatörlük, özel mülkiyetin ve en nihayetinde hâkim sınıfın egemenlik aracı olan devletin tasfiye edilmesiyle son bulacak olan sosyalist aşamadır. Devletsiz ve sınıfsız bir toplumsal yaşayış biçimi olan komünizm bu “ara dönem” in ardından gelecektir.

 

İşçi sınıfının içinde bulunduğu sefaletin dışında kapitalist düzen, çökmesine yol açacak başka birtakım çelişkileri de içinde barındırır.

 

Örneğin Marx’a göre bu düzende kapitalist sınıfın proleteryanın oluşturduğu gibi bir sınıf bilinci oluşturabilmesi mümkün değildir.

 

Çünkü kapitalizm, sermayedarlara hayatta kalmaları için daha fazla kar elde etmektan başka bir fırsat sunmadığından, sert ve keskin bir rekabet ortamı doğurur. 

 

Bu ortamda kapitalistlerin birbirleriyle dayanışmaya girmeleri ve kolektif bir şekilde hareket edebilmeleri oldukça zordur. Çünkü her kapitalist, son kertede bir diğerinden daha fazlasını kazanmak niyetindedir. Ancak onların karşısında ortak bir sömürünün altında ezildikleri için birleşecek olan proleterya vardır.

 

Yine bu rekabetten dolayı kapitalist sınıfın giderek küçülmesi ve sermayenin gitgide daha küçük bir azınlığın elinde toplanması olayı da bir diğer çelişkidir.

 

Basitçe ifadelendirecek olursak, “büyük balığın küçük balığı yuttuğu” kapitalist sistemde, proleterya giderek çoğalırken, kapitalist sınıf giderek küçülecek, servet gitgide daha küçük bir azınlığın elinde toplanacaktır.

 

Marx’a göre kapitalist toplumda uzun vadede bir orta sınıfın var olması mümkün değildir.

 

Ayrıca kapitalist düzlemde üretimin, insani ihtiyacı gidermekten ziyade kendi başına bir amaç halini almış olması da bir diğer çelişkidir.

 

Kapitalist, ayakta kalabilmek adına sürekli kar elde etmek dolayısıyla da sürekli üretmek zorundadır. Ancak sorun, bu devasa üretimin aynı boyutta bir tüketim talebiyle karşılanıp karşılanamayacağıdır.

 

Marx’a göre yukarıda saydığımız gibi daha pekçok çelişkiyi içinde barındıran kapitalist sistem, bu çelişkilerinden ötürü sürekli olarak ekonomik krizler doğuran ve bu nedenle gittikçe zayıflayan bir ekonomik üretim biçimidir.

 

Her bir kriz arkasında daha derin etkiler bırakacak, ekonomiyi durgunluğa sürükleyerek işsizliğin artmasına ve böylece proleterya için yoksulluğun daha da derinleşmesine yol açacaktır. Böylece kapitalistler için uzun vadede kâr oranları azalacak, birçoğu iflas edecek ve sermaye giderek daha az sayında insanın elinde birikecektir.

 

Son kertede, proleterya sınıfı yani sömürülen sınıf giderek genişleyecerek, ortak bir iktisadi menfaat çerçevesinde birleşen bu sınıf, devrimci bir bilince kavuşarak, kapitalist sisteme son verecektir.

Yabancılaşma Kavramı

 

Marx’ın kapitalizm eleştirisinin vazgeçilmez yapıtaşlarından bir diğeri ise, “yabancılaşma” kavramıdır.

 

Marx’ın özellikle erken dönem eserlerinde yer verdiği bir kavram olan Yabancılaşma, Marksizmin ekonomik ve tarihsel analiz kısmından ziyade, daha felsefi ve sosyolojik olan kısmıyla ilişkilidir.

 

En kısa haliyle yabancılaşma, kapitalist üretim ilişkileri altındaki bireyin kendi öz benliğinden, yaptığı işten, ürettiği şeyden ve çalışma arkadaşlarından soyutlanması olayıdır.

 

Marx’a göre emek yaratıcı bir güç olarak, insanı hayvandan ayıran temel şeydir. İnsanlar çevrelerini ve kendilerini emek sayesinde biçimlendirirler. Tarihin ve toplumun temelinde yatan şey, emektir.

 

Dolayısıyla böylesi temel bir işleve sahip olduğu için, insanın emeğine yabancılaşması, insanın toplumla ve kendisiyle olan ilişkisinde bütünüyle bir bozulmaya işaret eder ve nihayetinde yabancılaşmış bir toplum yaratır.

 

Böylesi bir toplumda hemen hemen her şey, alınır satılır bir meta haline gelirken; insanın yaratıcı gücünü ifade eden emek, sırf daha fazla tüketebilmek adına kullanılan bir araç konumuna iner.

 

Marx’a göre emek, kapitalist üretim biçiminde alınır satılır bir meta haline gelmiş, geçimlik ihtiyaçların giderilmesine indirgenmiştir. Mal konumuna indirgenerek, insan için yaratıcı ve kendini gerçekleştirici bir eylem olmaktan çıkartılmış ve kişiliksiz bir eylem haline getirilmiştir.

 

 Diğer bir ifadeyle emek, insani potansiyeli açığa çıkarmak amacıyla değil, sadece ihtiyaçların giderilmesi amacıyla kullanılmaya başlanmış; insani zenginleşmenin değil, insani yoksunlaşmanın bir aracı haline getirilmiştir.

 

Sanayi kapitalizminde işçinin genellikle pis, monoton, sıkıcı, yorucu ve tehlikeli işlerin içine itilmiş olması, yabancılaşmanın temel nedenlerinden biri olarak görülebilir.

 

Ancak yabancılaşma kavramıyla Marx bundan daha fazlasını kasteder. Onun için daha belirleyici olan, işçinin işiyle kurduğu toplumsal ilişkidir.

 

Marx için, işçinin çalışma yeteneğini bir başkasına yani sermayedara satmış olması ve bu nedenle işin amacı ve yöntemleri üzerindeki kontrolünü tamamen yitirmiş olması, yabancılaşmanın kökeninde yatan asıl nedendir.

 

Dolayısıyla bunu düzeltmek için iş koşullarının iyileştirilmesi tek başına yeterli değildir. Yapılması gereken, emeği basit bir meta konumuna indiren kapitalist üretim biçiminin kendisini ortadan kaldırmaktır.

 

Son olarak,  daha iyi anlaşılabilmesi adına, Marx’ın 1844 Elyazmaları isimli eserinde kavrama ilişkin yaptığı iki betimlemeyi aktaralım: 

 

“Bir kere, çalışma işçinin dışındadır, yani onun özsel varlığına ait değildir. Onun için çalışırken kendini olumlamaz, inkâr eder, mutlu değil mutsuzdur, fiziksel ve zihinsel enerjisini özgürce geliştiremez, bedenini harcar ve zihnini yok eder. Onun için işçi ancak çalışma dışında kendine gelir ve çalışırken kendisinin dışındadır. Çalışmadığı zman kendisindedir, çalışırken kendinde değildir. Onun için çalışması gönüllü değil, zorlamadır; zorla çalıştırılır.”

 

 

“Emek zenginler için tansıklar (harikalar), ama işçi için yoksunluk üretir. Saraylar, ama işçi için inler üretir. Güzellik, ama işçi için solup sararma üretir. Emeğin yerine makineleri geçirir, ama işçilerin bir bölümünü barbar bir çalışma içine atar ve öbür bölümünü de makine durumuna getirir. Us, ama işçi için budalalık, aptallık üretir.”

 

Sonuç ve Değerlendirme

 

Görüldüğü üzere Marksizm, kapitalizmin neden sona ermeye mahkûm olduğunu ortaya koymaya çalışan bir tarih felsefesidir.

Bu tarih felsefesini değerlendirmeden önce, fikirleriyle onu inşa eden Karl Marx’ın, günümüzden yaklaşık 150 yıl önce yaşadığını hatırlatmakta fayda var.

 

Ortaya koyduğu çıkarımlar bugün için fazlasıyla katı gelebilir, ancak onun bu çıkarımları yapmasında günün ekonomik ve sosyal şartları (pis ve tehlikeli çalışma koşulları, çocuk işçiliği, uzun çalışma saatleri vs.) ile sosyal bilimsel anlayışı (pozitivist bilim anlayışı) fazlasıyla etkili olmuştur.

 

Marx’ın kapitalizmin yıkılmaya mahkûm olduğu öngörüsü, bugüne kadar gerçekleşmediği gibi, insanlık tarihinin yakın bir döneminde de gerçekleşeceğe benzememektedir.

 

Ancak, Marx’ın 150 yıl önce analiz ettiği kapitalizmin bugün önemli ölçüde değiştiği de bir gerçektir.

 

İşçilerin çalışma saatleri azaltılmış, çocuk işçilik yasaklanmış, günümüz işçisi özellikle teknolojik gelişmelerin etkisiyle 150 yıl önceki işçiyle kıyaslandığında daha “müreffeh” bir hayata kavuşmuştur.

 

Bu durumun oluşmasında, geniş kitlelere yayılan Marksizmin politik gücünü azımsamamak gerekir.

 

Ayrıca Marx’ın fikirlerini toptancı bir şekilde reddetmenin doğru bir yaklaşım olmadığı da açıktır.

 

O, kapitalizmin kusurlarını, eksiklerini ve insanlık için karanlık olan yanlarını belki de en iyi şekilde analiz etmiş düşünürdür.

 

Bugün dahi kapitalizm eleştirisi, onun ortaya koyduğu terminolojiden yararlanarak ve onun fikirleri çerçevesinde hayat bulmakta, kapitalizm geçirdiği her ekonomik krizin ardından Marx’ın fikirlerini bizlere tekrar hatırlatmaktadır.

 

 Marx’ı bir tıp doktoruna benzetecek olursak, onun hastalığı esaslı bir şekilde teşhis ettiğini söylemek mümkündür. Ancak ortaya koyduğu tedavi yöntemleri, birçok olumsuz yan etkiyi beraberinde getirmektedir.