Komünizm Nedir? Tanımı, Amacı ve Özellikleri

Komünizm Nedir?


 

Komünizm toprak, doğal kaynaklar ve fabrikalar gibi üretim araçlarının özel kişilere değil, kolektif bir bütüne (uygulamada devlete) ait olduğu ekonomik ve siyasal sisteme verilen addır. Bilimsel Sosyalizm ve Marksizm olarak da bilinir. 

 

Bu bağlamda Komünist ise, Komünist ekonomik ve siyasal sistemden yana olan, bu sistemi arzu eden ve bu sistemin kurulmasına çalışan kişidir. Nitekim Türk Dil Kurumu sözlüğü Komünizmi, “Bütün malların ortaklaşa kullanıldığı ve özel mülkiyetin olmadığı toplum düzeni” olarak tanımlarken; Komünist kelimesini ise, “Komünizm yanlısı olan kimse” olarak tanımlamaktadır. 

 

 

Komünizmin Amacı Nedir?


Komünist sistemde üretilen zenginliğin toplumun üyeleri arasında eşit oranda paylaştırılması amaçlanır. Komünist düzende işçi-işveren ilişkisi yoktur. Üretim araçları özel kişilerin değil kamunun yani toplumun elindedir.

 

Bu sayede bazı insanların diğer bazı insanları ücret karşılığında kendi işlerinde çalıştırmaları engellenmiş olur. Çünkü Komünizm’e göre böylesi bir ilişki, üretim araçları sahibi olan kapitalistin, işçi sınıfını yani proleteryayı sömürmesiyle sonuçlanır.

 

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, komünizmin özel mülkiyete toptan karşı olmadığıdır.

 

Nitekim komünist düzende de insanlar; ev, araba, beyaz eşya vs gibi tüketim mallarına sahip olabilirler. Komünist sistemin karşı olduğu, daha ziyade üretim araçlarının mülkiyetine yani toprağa, fabrikaya, makinaya sahip olmaktadır. 

 

Çünkü biraz önce de belirttiğimiz üzere komünistler, üretim araçlarına sahip olanların diğer insanların emeklerini satın almak ve onlara hak ettikleri ücretlerden daha azını vermek suretiyle, onları sömürdükleri düşünürler.

 

Bu bağlamda Komünizmin, mal ve hizmetlerin kar amacı güden özel kişilerce üretildiği ve yürütüldüğü Kapitalist sisteme bir tepki olarak doğduğunu ve özünde eşitlikçi bir toplumsal düzen kurma arzusu olduğunu söyleyebiliriz. 

Komünizmin Kurucusu Kimdir?


Komünizmin modern bir siyasal ideoloji olarak kurulması ünlü Alman Filozof Karl Marx ve onun yakın arkadaşı Friedrich Engels’in eserlerine dayanır. Bu nedenle Komünizm, kurucusu Karl Marx’ın ismine ithafen Marksizm olarak da adlandırılmaktadır. 

 

1848’de yayımlananKomünist Manifesto ve ilk cildi 1867’de yayınlanan “Das Kapitaladlı eserler, Komünist ideolojinin iki temel kaynağıdır.  Marx, Engels ile birlikte kaleme aldığı bu eserlerde toplumdaki birçok problemin kaynağı olarak, zenginliğin adaletsiz dağıtımına işaret etmiştir. 

 

Onlara göre toplumdaki herkese zenginlik ve refah getirebilmenin yegâne yolu, toplumdaki zengin ve fakir arasındaki ayrımı yok etmek ve özel mülkiyeti kaldırmaktır. Ancak zenginler, zenginliklerini ve toplumdaki konumlarını gönüllü olarak bırakmayacaklarından, fakirlerin –daha doğrusu işçi sınıfının, proleteryanın- harekete geçmesi ve bir devrimle iktidare el koyması zorunludur.

 

Komünizm ve devrim arasındaki ilişki işte buradan gelir.

 

Diyalektik Materyalizm Nedir?


Karl Marx’ın komünist ideolojiyi kurgulurken dayandığı tarih felsefesine Diyalektik Materyalizm denir.

 

Diyalektik Materyalizm aracılığıyla Marx, düşüncelerini tarihsel ve ekonomik bir bağlama oturtmuştur. Böylece kendi düşüncelerini, toplumsal eşitlik konusunda benzer görüşler savunan geçmiş dönem sosyalist düşünürlerinden ayırmış ve kendi fikirlerini “Bilimsel Sosyalizm” olarak sunmuştur. 

 

Diyalektik Materyalizm”, tarihsel ve sosyal gelişmenin temelinde maddi koşulların yattığını; bu koşulların üretilme biçiminin hayatın diğer tüm yönlerini (siyaset, din, kültür vs.) belirlediğini savunur.

 

Buna göre bir ülkede hakim olan siyaset, din ya da kültür anlayışı, o ülkedeki ekonomik yapının bir sonucudur. Bir diğer ifadeyle toplumsal hayattaki en önemli belirleyen ekonomidir. Bu gerçek tarih boyunca değişmemiştir.

 

Tarih boyunca değişmeyen ikinci gerçek ise, her toplumun üretim araçlarına sahip olanlar ve olmayanlar olarak iki sınıfa bölündüğü ve bu iki sınıf arasındaki gerilimin “tarihin motoru” yani tarihi yapan şey olduğudur. Marx bu durumu şu ünlü sözüyle özetler: 

“Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.”

 

Örneğin köleci toplumda köleler ve onların sahipleri bulunurken; feodal toplumda, toprak sahibi feodaller ve onların topraklarında çalışmak zorunda olan köylüler vardır. Aynı şey kapitalist toplum için de geçerlidir.

 

Marx’a göre kapitalizm, biri burjuva diğeri de proletarya olmak üzere iki büyük sınıftan müteşekkildir ve bu iki sınıf arasındaki çatışma kapitalizmin sonunu getirecektir.

 

Marx’ın deyimiyle;

“Kapitalizm kendi mezar kazıcısı olan işçi sınıfını da beraberinde yaratmıştır.”

 

Komünizm ve Sosyalizm Arasındaki Fark Nedir?


Marx’a göre, “özel mülkiyet” e dayalı her üretim biçimi ve bu üretim biçiminden kaynaklı her toplumsal yapı yok olmaya mahkûmdur. 

 

Çünkü özel mülkiyet insanlar arasında eşitsizlik yaratarak onların çeşitli sınıflara ayrışmasına neden olmuş ve bu sınıflar arasında çıkan çatışmalarda tarihsel değişimi yaratmıştır.

 

Kapitalizmi, “ticaret kapitalizmi” ve “tekeller kapitalizmi” olmak üzere iki döneme ayıran Marx, bu dönemlendirmesi ile kapitalizmde toplumsal zenginliğin giderek küçük bir azınlığın elinde toplanacağını ve buna paralel olarak da toplumun geniş kesimlerinin giderek proleterleşeceğini öngörmüştür.

 

Nihayetinde Marx’ın deyimiylezincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan proleterya Kapitalist sisteme karşı ayaklanacak ve bir devrim mariferiyle yönetime el koyacaktır. Komünizm’e hazırlık aşaması olarak adlandırabileceğimiz bu aşama sosyalist aşama olarak adlandırıdır.

 

Sosyalizmi komünizmden ayıran en temel fark, sosyalizmde devletin varlığını devam ettirmesidir. Ancak buradaki devlet, kapitalist sistemden farklı olarak burjuvazinin değil işçi sınıfının kontrolü altındadır.  Sosyalizm, üretim araçlarının kamusallaştırıldığı ve toplumsal düzenin insanlığın nihai örgütleniş biçimi olarak görülen komünist aşama için hazır hale getirildiği bir süreçtir.

 

Bu süreci, özel mülkiyet ile devletin tamamen ortadan kaldırıldığı ve “yeni bir kollektif üretim biçimi” nin tesis edildiği Komünist toplumsal yapıya geçiş izleyecektir.

 

Ancak dünya tarihine bakıldığında, Komünizm adına yapılan devrimlerin her zaman sosyalist aşamada kaldığını, yani devletin hiçbir zaman ortadan kaldırılamadığını hatta çoğunlukla daha da güçlü ve otoriter bir hale geldiğini belirtmek gerekir.

 

Komünizm Neden Başarılı Olamadı?


Marx ve Engels’in 1840’lı yıllarda ortaya koyduğu bu düşünceler kısmen de olsa ilk olarak 1917’de Sovyetler Birliği’nde uygulama alanı buldu. 

 

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ise Çin, Doğu Almanya, Küba, Kuzey Kore gibi ülkelerde yayıldı; hatta dünyanın büyük bölümü sosyalist ve kapitalist ülkelerden oluşan iki karşıt kampa bölünmüştür. 

 

1970’lerde yani Marx’ın ölümünün üzerinden yaklaşık yüzyıl geçmişken dünyanın neredeyse üçte biri Komünist ideolojiyi benimsediklerini iddia eden devletler tarafından yönetilmiştir.

 

Ancak Komünizm, teoriden beklenen sonuçları pratik düzeyde gerçekleştiremedi. Bu dönemde birçok komünist ülkenin adı eşitlikten ziyade sefalet ve yoksullukla anılır oldu. Toplumu devletin olmadığı komünist aşamaya hazırlamaktansa, pek çok Komünist ikidar otoriter birer diktatörlük konumuna geldi. 

 

Nihayetinde, “Komünist” olduklarını iddia eden bu rejimler, özellikle 1989’da Berlin Duvarı’nın çöküşü ve Sovyetlerin yıkılışıyla birlikte büyük bir düşüşe geçtiler.

 

Bu düşüşün en temel nedeni, yukarıda da belirttiğimiz gibi komünizmin kendisinden teorik olarak beklenen sonuçları doğurmaması, birçok ülkeyi komünizm öncesinden daha büyük bir yoksulluk ve sefaletin içine sürüklemesiydi.

 

Bunun en temel nedeni, kapitalist sistemde zenginliğin temelinde yer alan bireysel girişimcilik ve rekabet gibi unsurların Komünist sistemde yer bulamamasıydı.

 

Komünizmin Dine Bakış Açısı Nasıldır?


Komünizmle ilgili en çok merak edilen diğer bir konu ise komünizmin din ile olan ilişkisidir. Marx’ın çok bilinen şu sözü, onun din hakkındaki görüşlerini özetlemesi bakımından oldukça önemlidir:

Din ezilen kitlelerin inlemesi, onlar için bir tür sığınaktır. Kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir dünyanın ruhu ve halkın afyonudur.

 

Komünizm her konuyu olduğu gibi din konusuna da toplumsal bir mesele olarak yaklaşır. Bu bağlamda Komünizmin din eleştirisi “Tanrının varlığı yokluğu” üzerinden yapılan bir eleştiri değildir. Dinin toplumsal sonuçlarıyla ilgilenilir. Bu bağlamda din, işçi sınıfını uyuşturan, onu içinde bulunduğu koşulları anlamaktan uzaklaştıran bir olgu olarak görülür ve kapitalist sömürü düzeninin devamında bir araç sayılır.

 

Nitekim diğer bir ünlü Komünist ideolog ve Rus Devriminin Lideri Lenin, “Sosyalizm ve Din” başlıklı yazısında şunları yazar: 

 

“… din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. Oysa yine din, başkalarının emeğinin sırtından geçinenlere bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü varlıklarının ceremesini pek ucuza ödemek kolaylığını gösterir ve cenette de rahat yaşamaları için ehven fiyatlı bilet satmaya bakar. Böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir …”

 

Görüldüğü gibi Komünizmde din, teolojik bir tartışmanın konusu olmaktan ziyade, toplumsal sonuçları itibariyle değerlendirilen ve eleştirilen bir olgudur. Örneğin komünist ideolojinin diğer ünlü ismi Engels, dini halkın kontrol altında tutulmasının bir aracı olarak görmüş ve yorumlamıştır. Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm isimli kitabında şunu yazar:

 

 “Halkı ahlakî araçlarla kontrol altında tutmak, şimdi her zamankinden daha fazla geçerlidir. Kitleleri kontrol altında tutmayı sağlayacak ilk ve en önemli ahlakî araç dindi ve din olarak kalacaktır.”