Komünizm Kısaca Nedir?

Kısaca Komünizm’in Tanımı

 

Komünist ideolojinin en önemli ideoloğu Karl Marx‘a göre “Komünizm teorisi tek bir cümlede özetlenebilir: özel mülkiyetin ortadan kalkması.”

 

Özel mülkiyetin ortadan kalkması, sınıflı toplum yapısını ortadan kaldıracak ve nihayetinde sınıfsız bir toplumsal yapı olarak komünizm ortaya çıkacaktır.

Öyleyse Komünizm, “sınıfsız toplum” demektir. 

 

Bu tanımı biraz daha ayrıntılandıracak olursak, Komünizm;

 

  • toprak, doğal kaynaklar ve fabrikalar gibi üretim araçlarının özel kişilere değil, kolektif bir bütüne (uygulamada devlete) ait olduğu, 

 

  • bu üretim araçları ve insan emeği kullanılarak elde edilen zenginliğin ise insanların ihtiyaçlarına göre paylaşıldığı bir toplumsal düzen isteğine verilen addır. 

 

Komünist sistemde üretim araçları özel kişilerin değil kamunun yani toplumun elindedir.

 

Bu sayede bazı insanların diğer bazı insanları ücret karşılığında kendi işlerinde çalıştırmaları ve onları sömürmeleri önlenmiş olur.

 

Ancak buradan hareketle komünizmin özel mülkiyete toptan karşı olduğu sanılmamalıdır.

 

Keza komünist toplumda da insanlar ev, araba, beyaz eşya vs gibi tüketim mallarına sahip olabilirler.

 

Komünist sistemin karşı olduğu, üretim araçlarının mülkiyetidir.

 

Çünkü üretim araçlarına sahip olanların diğer insanların emeklerini satın almak ve onlara hak ettiklerinden daha azını vermek suretiyle, onları sömürdükleri düşünülür. 

Bu bağlamda Komünizm, mal ve hizmetlerin kar amacı güden özel kişilerce üretildiği ve yürütüldüğü Kapitalist sisteme bir tepki olarak doğmuştur ve özünde eşitlikçi bir toplumsal düzen kurma arzusudur. 

 

Komünizm olarak adlandırılan düşünce sistemi en güzel, şu ifadede özetlenmiştir:

 

Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre…

 

 

Bu düşünce biçimi tarihin çok eski çağlarından beri var olmakla birlikte daha çok ahlaki ve ütopik bir ideal olarak kalmıştır.

 

Komünizm ve Karl Marx

 

Komünizmin modern bir siyasal ideoloji olarak kurulması ünlü Alman Filozof Karl Marx ve onun yakın arkadaşı Friedrich Engels’in eserlerine dayanır.

 

1848’de yayımlanan “Komünist Manifesto” adlı eserlerinde Marx ve Engels, toplumdaki birçok problemin zenginliğin adaletsiz dağıtımından kaynaklandığını savunmuştur.

 

Onlara göre toplumdaki herkese zenginlik ve refah getirebilmenin yegâne yolu, toplumdaki zengin ve fakir arasındaki ayrımı yok etmektir.

 

Ancak zenginler, zenginliklerini ve toplumdaki konumlarını gönüllü olarak bırakmayacağından, fakirlerin –daha doğrusu işçi sınıfının- bir devrimi zorunludur.


Komünizm ve devrim arasındaki ilişki işte buradan gelir.

 

Marx ve Engels’in 1840’lı yıllarda ortaya koyduğu bu düşünceler kısmen de olsa ilk olarak 1917’de Sovyetler Birliği’nde uygulama alanı bulmuştur. 

 

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ise Çin, Doğu Almanya, Küba, Kuzey Kore gibi ülkelerde yayılmış; hatta dünyanın büyük bölümü sosyalist ve kapitalist ülkelerden oluşan iki karşıt kampa bölünmüştür. 

 

Ancak Komünizm, teoriden beklenen sonuçları pratik düzeyde gerçekleştirmemiştir. 

 

Bu dönemde birçok komünist ülkenin adı sefalet ve yoksullukla anılmıştır.

 

1970’lerde yani Marx’ın ölümünün üzerinden yaklaşık yüzyıl geçmişken dünyanın neredeyse üçte biri Komünist ideolojiyi benimsediklerini iddia eden devletler tarafından yönetilmiştir.

 

Ancak komünizmin yükselişi bu şekilde devam edememiş ve Komünizm, özellikle 1989’da Berlin Duvarı’nın çöküşü ve Sovyetlerin yıkılışıyla birlikte büyük bir düşüşe geçmiştir.

 

Bu düşüşün en temel nedeni, yukarıda da belirttiğimiz gibi komünizmin kendisinden teorik olarak beklenen sonuçları doğurmaması, birçok ülkeyi komünizm öncesinden daha büyük bir yoksulluk ve sefalet içine sürüklemesidir.

 

Peki komünist düşünce hangi felsefi arka plana dayanmaktadır. Şimdi kısaca bunu inceleyelim:

Komünist İdeolojinin Felsefesi

 

Komünizm bir ideoloji ve felsefe olarak Karl Marx ile özdeşleşmiştir dersek abartmış olmayız.

 

Onun düşüncelerini geçmiş dönem sosyalist düşüncelerinden ayıran en önemli özellik, Marx’ın fikirlerini tarihsel ve ekonomik bir bağlama oturtmuş olma iddiasıdır.

 

Diyalektik Materyalizm” adı verilen bir tarih felsefesiyle yola çıkan Marx, tarihsel ve sosyal gelişmenin temelinde maddi koşulların olduğunu; bu koşulların üretilme biçiminin hayatın tüm diğer yönlerini de (siyaset, din, kültür vs.) belirlediğini iddia etmiştir.

 

Yani Marx’a göre bir ülkede hakim olan siyaset, din ya da kültür anlayışı, o ülkedeki ekonomik yapının bir sonucudur. Bir diğer ifadeyle toplumsal hayattaki en önemli belirleyen ekonomidir. 

 

Marx’a göre, “özel mülkiyet” e dayalı her üretim biçimi ve bu üretim biçiminden kaynaklı her toplumsal yapı yok olmaya mahkûmdur.

 

Zira özel mülkiyet insanlar arasında eşitsizlik yaratarak onların çeşitli sınıflara ayrışmasına neden olmuş ve bu sınıflar arasında çıkan çatışmalarda tarihsel değişimi yaratmıştır.

 

Bu doğrultuda Marx, tarihsel evrim içerisindeki toplumsal yapıları şu şekilde sıralamıştır:

 

İlkel Komünal Toplum→ Antik Köleci Toplum→ Feodal Toplum→ Kapitalist Toplum→ Sosyalist Toplum→ Komünist Toplum

Kapitalizmin Sonu ve Komünizm

 

Kısaca özetlediğimiz bu tarih felsefesi doğrultusunda kapitalizmi inceleyen Marx, kapitalizmin biri burjuva diğeri de proletarya olmak üzere iki büyük sınıftan müteşekkil olduğunu ve bu iki sınıf arasındaki çatışmanın kapitalizmin sonunu getireceğini belirtmiştir.

 

Kapitalizmi, “ticaret kapitalizmi” ve “tekeller kapitalizmi” olmak üzere iki döneme ayıran Marx, bu dönemlendirmesi ile kapitalizmde toplumsal zenginliğin giderek küçük bir azınlığın elinde toplanacağını ve buna paralel olarak da toplumun geniş kesimlerinin giderek proleterleşeceğini öngörmüştür.

 

Marx’ın deyimiyle “Kapitalizm kendi mezar kazıcısı olan işçi sınıfını da beraberinde yaratmıştır.”

 

Bir devrimle iktidara el koyacak ve kendi diktatörlüğünü kuracak olan işçi sınıfı, sosyalist aşama olarak adlandırılan bu toplumsal düzeni, özel mülkiyet ile devletin tamamen ortadan kaldırıldığı ve “yeni bir kollektif üretim biçimi” nin tesis edildiği Komünist toplumsal yapıya geçiş için kullanacaktır.