Moğollar ve Cengiz Han: Moğolların Tarihi ve Türklerle İlişkileri

Dünya tarihinin bir dönemine damgasını vuran Moğollar, hükümdarları Cengiz (Çingiz) Han önderliğinde 12. Yüzyılın sonlarından itibaren başlayan fetihler yoluyla, dünyanın en büyük imparatorluklarından birini inşa ettiler. Moğol İmparatorluğunun bu niteliği, günümüz tarih meraklılarının bir hayli ilgisini çekmekte ve Moğolların başarısının arkasında yatan sırlar, Moğolların Türk olup olmadığı gibi konular sıkça tartışılmaktadır.  

 

Cengiz Han’ın kurduğu imparatorluk, ölümünden sonra da genişlemeye devam etti ve günümüz Çin, İran, Türkiye, Rusya ve Doğu Avrupa topraklarının büyük bir kısmını içine alarak, bugüne kadar ulaşılan en geniş “bitişik sınırlı” imparatorluk haline geldi. Kurduğu imparatorluk dünya topraklarının %22’sine yayıldı ve 34 milyon metrekareden fazla bir alanı kapsadı. Bu dönem, dünya tarihine “Pax Mongolica” yani “Moğol Barışı” olarak geçti.

 

Cengiz Han’ın İmparatorluğu oğulları arasında paylaştırması ve ardından ölümüyle Moğol İmparatorluğu parçalı bir yapıya kavuştu. Cengiz Han’ın mirasçıları bir süre, merkezdeki “büyük han” a bağlı kalsa da, sonraki dönemde her biri bağımsız bir şekilde hareket etmeye başladı.

 

Böylece Moğol İmparatorluğunun parçalanmasıyla Çin’de Kubilay Han tarafından Kubilay Hanlığı, Doğu Türkistan’da Çağatay Han tarafından Çağatay Hanlığı, Karadeniz’in kuzeyinde Batu Han tarafından Altın Orda Devleti ve son olarak, İran’da Hülagu Han tarafından İlhanlı Devleti kuruldu. 

 

Cengiz Han Dönemi

Kesin tarihi bilinmemekle birlikte, Cengiz Han’ın 1160 yılı dolaylarında doğduğu tahmin edilmektedir. Asıl adı Timuçin’dir.

 

Timuçin doğduğunda Moğollar, farklı kabileler halinde yaşayan dağınık bir gruptur.

 

Cengiz Han’ın babası Yesukai ise bu kabilelerden birinin lideridir. Ancak Timuçin henüz 13 yaşındayken, muhtemelen düşman bir kabile tarafından zehirlenerek öldürülmüştür.

 

Böylece ailenin kabile üzerindeki iktidarı son bulmuş ve küçük yaşta olduğu gerekçesiyle Timuçin’in liderliğini kabul etmeyen diğer kabile üyeleri, aileyi terketmiştir.

 

Bu dönemde sürekli olarak baskılara mâruz kalan Timuçin ve ailesi, balıkçılık ve avcılık yaparak geçimlerini sağlamaya çalışmış; yaklaşık 27 yıl süren bu dönemde diğer kabilelerle mücadele eden Timuçin, başta siyasî, askeri ve idari olmak üzere pekçok tecrübe edinmiştir. 

 

Bu bağlamda çok genç yaşta öksüz kalan ve kabilesi tarafından terkedilen Timuçin’in iktidara gelişi oldukça zor ve yavaş olmuştur denebilir. 

 

Cengiz Han ve Moğollar Türk müdür?


Moğollar ve Türkler tarihsel ve kültürel olarak birbirlerinden oldukça etkilenen ve aynı dil ailesine mensup olan iki ayrı etnik topluluktur.  

 

Moğolların Türk olduklarını ispatlamaya yönelik bazı iddalar ortaya atılmıştır. Ancak bu iddialar, hemen hemen aynı coğrafyada yaşayan ve benzer kültürel unsurları paylaşan iki ayrı ulusun, bazı tarihi kaynaklarda birlikte zikredilmesinden kaynaklıdır.

 

Moğollar ve Türkler arasındaki ilişki, benzer coğrafyalarda yaşamaları ve zaman zaman birbirleri üzerinde kurdukları egemenliklerle ilgilidir.

 

Özellikle Hunlar’dan itibaren Moğollar ile Türkler arasındaki temaslar sıklaşmış, Büyük Hun Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte Asya’da oluşan güç boşluğu, Juanjuanlar gibi Moğol kökenli topluluklar tarafından doldurulmuştur.

 

Moğollar daha sonra, 6. yüzyılın ortalarından itibaren, önce Göktürk ve ardından Uygur hâkimiyetine girerek Türk kültürü ve devlet geleneklerinden önemli ölçüde etkilenmişlerdir.

 

Özetle Moğollar, tarihin belli bir evresinden sonra ya Türklerin yönetimleri altında yaşamışlar ya da Türklerin boşalttıkları sahalarda, yönetimi Türklerden devralmışlardır.

 

Bu kültürel ve tarihsel etkileşimin bir sonucu olarak, ortaya atılan bir başka iddaa ise Cengiz Han’ın Türk olabileceğidir.

 

Bu iddaaya göre Cengiz Han’ın mensubu olduğu Borçigin/Börtegin sülalesi bir Kazak boyudur ve bu nedenle Cengiz Han Türk’tür.

 

Ancak bu iddaa bilimsel olarak kanıtlanabilmiş bir iddaa olmadığından, Tarihçilerin büyük bir bölümü Cengiz Han’ı anadili Moğolca olan bir Moğol hakanı olarak kabul ederler.

 

Ancak yukarıda da belirtmiş olduğumuz gerekçelerle, Moğollar ve dolayısıyla Cengiz Han’ın Türk kültürü ve devlet geleneklerinden önemli ölçüde etkilendiklerini kolaylıkla söyleyebiliriz.

 

Bu bağlamda örneğin;

 

  • Cengiz Han; Hun, Göktürk ve Uygur devletlerinin cihan hakimiyeti fikrinden etkilenmiş ve soyunu tıpkı Göktürkler gibi Borteçina’ya yani Bozkurt’a dayandırmıştır. Cengiz Han’ın bu yolla kendini evrenin hâkimi sayması ve bu hakimiyetin meşruiyetini de ilahi kaynaklara dayandırmak istemesi, onun Hun ve Göktürk devlet geleneklerinden  önemli ölçüde etkilendiğini göstermektedir.

 

  • Tanrı anlayışının ve inancının Kağan’da temsil edilmesi de Türk kökenli bir gelenektir. Bu geleneğe göre Tanrı tarafından görevlendirilen Türk kağanı, yeryüzünde Tanrının temsilcisi ve gölgesidir. Nasıl ki, gökyüzünde bir Tanrı vardır, aynı şekilde yeryüzünde de bir Hakan olacaktır.

 

  • Bir diğer örnek, Moğolların Cengiz Han’ın dünyaya gelişini ilahi bir olay olarak görmesidir. Oğuz Kağan’ın doğumundan kırk gün sonra yürüyüp, avlanması gibi; Cengiz Han’da doğarken avucunda tuttuğu bir kan pıhtısıyla dünyaya gelmiştir.

 

  • Ayrıca Cengiz Han’ın kurduğu devletin merkezi olarak, Türklerin kutlu vatan saydığı ve Göktürk, Hun ve Uygulara başkentlik etmiş olan Ötüken yakınlarındaki Karakurum’u (Karakorum) seçmesi de yine Türk etkisiyle açıklanabilir.

 

 

  • Son bir örnek ise “yerleşik hayata geçen ilk Türkler” olarak bildiğimiz Uygurların, Moğol İmparatorluğunun teşkilat yapısında oldukça etkili olmalarıdır. Uygular, Moğol İmparatorluğunun yönetici kademelerinde yoğun olarak yer almış; Uygurca, Moğol İmparatorluğunun diplomatik dili haline gelirken, Uygur alfabesi de Moğol İmparatorluğunun resmi alfabesi olmuştur.

 

 

Türkler ve Moğollar arasındaki bu ilişki, Cengiz Han’ın fetihleri sonucunda da benzer bir süreç izlemiş ve daha da güçlenmiştir.

 

Başlangıçta Türk kavimlerinden pek çoğu, Cengiz Han’ın yönetimini kabul etmiş, ancak daha sonra Türklerin yoğun olarak yaşadığı yerlere gelen Moğollar, zamanla Türkleşmişlerdir. Bu durumun oluşmasındaki en temel neden, Türklerin sayıca Moğollardan oldukça fazla olmasıdır.

 

Bu bağlamda ünlü tarihçi Zeki Velidi Togan’ın da belirtiği gibi, Cengiz Han tarafından kurulan bu devletin, bir “Türk-Moğol” görüntüsü verdiğini söyleyebiliriz.

 

Ünlü Fransız Türkolog Jean Paul Rox ise Türkler ve Moğollar arasındaki ilişkiyi Türklerin Tarihi: Pasifikten Akdeniz’e 2000 Yıl adlı eserinde (s.270) şöyle anlatmıştır:

 

Moğolların yapmaları gereken çok şey vardı ancak sayıları oldukça azdı. Adriyatik Denizi’nden, Çin ve Hint denizlerine at koşturmuş ve belki yirmi milyon metrekare genişliğinde bir alanı ele geçirmiş olan bu halk, ancak birkaç yüz bin kişiden ibaretti! Altay bozkırlarınınn insanları olan Türkler, Moğollar, Tunguzlar tüm halkları bir araya getiren konfederasyonlara başından beri alışkındılar. İki Türk boyu arasındaki mesafe, bir Türk boyu ile bir Moğol arasındaki mesafeden fazla değildi. Dillerinin aynı olmamasına karşın söz dizimsel kuruluşları aynıydı; dolayısıyla aynı düşünme tarzına sahiptiler. Kitleler halindeydiler: Yukarı Asya’nın büyük göçebe toplulukları, Uygurlar, Karahitaylar ve kuşkusuz İran Türkmenleri ve Afganistan Türkmenleri ve nihayet Bulgarlar her yer de özellikle de Batı Asya ve Doğu Avrupa’nın savaş alanlarında her zaman Moğollardan sayıca çoktular. Cengiz Han elindekileri çocukları arasında paylaştırmaya karar verdiğinde, oğlu Çağatay’a ancak dört bin Moğol verebilmiştir. Diğerleri ne olacaktı? Moğolistan hemen hemen sadece Moğollara ait bir yerleşim yerine dönüştüğüne göre yurtlarına dönmeleri gerekecekti. Yurdundan ayrılanlarsa bu kez Türkler olacaktı.”

 

Büyük Moğol Ulusu


Dönemin Moğolistan coğrafyasına bakıldığında birçok Moğol kabilesinin tek bir lidere bağlı olmaksızın, farklı boy ve kabileler halinde ve sürekli olarak birbirleriyle savaşarak yaşadığı görülmektedir.

 

Timuçin, 1206’ya kadar yaptığı mücadeleler sonucunda başta Merkit, Nayman, Uygur ve Kerait olmak üzerek pek çok Moğol ve Türk kabilesini kendi liderliği altında bireştirmeyi başarmış ve 40’lı yaşlarındayken “Cengiz (Çingiz) Han” ünvanını alarak “Büyük Moğol Ulusu” olarak adlandırılacak olan Moğol İmparatorluğunu kurmuştur.

 

Kelime anlamı tam olarak bilinmemekle birlikte “Cengiz” kelimesi muhtemelen, “Hanların Hanı”, “Denizlerin Hâkimi” ya da “Cihan Hükümdarı” gibi anlamlara işaret etmektedir.

 

Kelimenin ifade ettiği bu vurgulardan da anlaşılacağı üzere, daha en baştan itibaren Timuçin’in hedefi, sadece bulunduğu bölgenin ya da moğolların lideri olmak değildir. “Cengiz Han” ünvanıyla Timuçin, evrensel düzeye yayılacak bir büyük bir imparatorluğu kurmanın peşindedir.

 

Çin’in ve bölgedeki diğer yerleşik toplumların çeşitli sebeplerle zayıfladığı bir dönemde ortaya çıkmış olması Cengiz Han için önemli bir avantajdır.

 

Ayrıca Cengiz Han;  örgütlenme yeteneği, disiplini, süratli hareket etme kabiliyeti ve amaçlarına ulaşmaktaki acımasızlığıyla, onu hedefine ulaştıracak gerekli meziyetlere de fazlasıyla sahiptir.  

 

Çocukluğundan beri karşılaştığı olaylar ve uzun mücadeleler, Cengiz Han’a tecrübeyle işlenmiş büyük bir zekâ kazandırmıştır.

 

Bozkır kabilelerini tek bir çatı altında birleştiren Cengiz Han, enerjilerini birbirleriyle savaşarak harcayan bu kabileleri sistemli bir askeri bütünün parçası haline getirmiş ve böylece çevre ülkeleri kolayca fethetmiştir.  

 

Cengiz Han kurduğu orduyla, bozkırın atlı savaşcılarına askeri bir disiplin kazandırırken; aynı zamanda onların göçebe yaşamda edindikleri yeteneklerden de büyük ölçüde faydalanmıştır.

 

Bu yeteneklerin en başında, onların atları kullanmaktaki ustalığı ve gelişkin birer okçu olmaları gelmektedir. At üzerinde her yöne nişan alabilen ve ok atabilen bu okçular sayesinde Cengiz Hanın ordusu, inanılmaz derecede hızlı ve yıkıcı bir ordudur.

 

Ancak büyük fetihlere girişecek olan bu ordu, savaşçılarının büyük oranda “göçebe” yaşama borçlu oldukları bu özellikleriyle de sınırlı kalmamıştır.

 

Cengiz Han, fethettiği bölgelerdeki ve özellikle de Çin’deki işe yarar askeri taktik ve teknikleri de ordusuna uygulamak suretiyle, bu orduyu adeta bir yenilmezlik zırhıyla kaplamıştır.

 

Çinli Sivil ve askeri mühendisler eliyle Moğol ordusu kendilerinde eksik olan teknik bilgi birikimini elde etmiştir. 

 

 

Cengiz Han’ın Fetihleri


Moğolları birleştirmesinin ardından en başta Çindeki Jin Hanedanına karşı bir askeri harekât başlatan Cengiz Han, onların başkenti olan ve bugün Beijing yakınlarında bulunan Zhongdu şehrini 1215’te ele geçirdi.

 

 Ancak Moğol İmparatorluğu için asıl kırılma noktası Harzemşah seferi olacaktı.

 

Bu dönemde İslam dünyası, birkaç yüzyıldan beri bölük pörçük bir haldeydi. 

 

İran Selçukluları (Büyük Selçuklu Devleti) ortadan kalkmış, ardından kurulan Anadolu Selçukluları ise Haçlı Seferleri nedeniyle iyice zayıflamıştı.

 

Cengiz Han’ın Harzemşah Seferi:


Bir zamanlar Büyük Selçukluya ait olan yıkıntının üzerinde ise Cengiz Han’ın iktidara gelişinden kısa bir süre önce, başkenti Semerkant olan ve Hindistan’ın sınır bölgelerine kadar uzanan Harizmşah (Harzemşah) Devleti kurulmuştu.

 

O dönem için İslam dünyasının en güçlü devleti olarak kabul edilen bu devletin başında, II.Alaeddin Muhammed bulunmaktaydı. 

 

Moğol İmparatorluğu ise Karahıtay Devleti’ne son vererek sınırlarını, Harzemşah Devletine kadar genişletmiş ve böylece iki devlet karşı karşıya gelmişti. 

 

İki devletin savaşa başlamasına neden olan hadise ise tarihe “Otrar Faciası” olarak geçti.

 

Otrar Faciası, 1218’de Moğolistan’dan batıya doğru ilerleyen bir kervanım Harezmşahların Otrar valisi İnalcık tarafından durdurulması ve yağmalanması olayıdır.

 

 Bu olay üzerine Cengiz Han, kervandaki malların iadesini ve katledilen tüccarlar için Otrar valisinin kendisine gönderilmesini istemiştir.

 

Fakat Harezmşah hükümdarı Alaaddin Muhammed, Cengiz Hanın bu isteğine onun elçilerini öldürerek karşılık verince, Cengiz Han yaklaşık 200.000 kişilik bir orduyla 1219’da Harezmşah seferine çıkmış ve bu sefer sonucunda Harezm şehirleri olan Otrar, Buhara, Semerkant ve Hocend istila edilmiştir.

 

Savaşın başlama nedeni bir intikam meselesi olduğundan, istila edilen şehirlerde büyük ölçekli katliamlar yapılmıştır.

 

Bu durumun oluşmasında Alaaddin Muhammed’in Moğollar’a karşı meydan savaşı vermek yerine ordusunu şehirlere taksim ederek savunma savaşı yapmayı tercih etmesi de büyük oranda etkili olmuştur. Şehirleri savaşarak ele geçiren Moğollar, bu şehirlerde dünya tarihinin gördüğü en büyük katliamlardan birine imza atmışlardır.

 

Bu durum karşısında Moğollarla mücadelenin imkânsız olduğunu düşünen Alâeddin Muhammed ise Hazar denizindeki Âbeskûn adasına kaçmış ve kısa bir süre sonra orada hayatını kaybetmiştir (1220).

 

Yerine oğlu Celâleddin Harezmşah sultan ilan edilmiş ve Moğol istilası altındaki Harezmşah devletinin başına geçmiştir.

 

Celaleddin Harezmşah İslam tarihinde Moğollara karşı mücadele eden en önemli isimlerin başında gelir.

 

Yaklaşık on yıl boyunca Moğollarla mücadele eden Celaleddin, bu mücadeler sırasında Pervan Muharebesi adıyla bilinen savaşta Moğollara bir de mağlubiyet yaşatmıştır.

 

Ancak bu yenilgiyi öğrenen Cengiz Han, bizzat ordusunun başına geçerek İndus Muharebesini yapmış ve Celâleddin Harzemşah’ı ağır bir yenilgiye uğratmıştır. 

 

Bu savaştan sonra bir süre daha ayakta kalan Harzemşahların sonunu getiren ise 1231’de Anadolu Selçuklu Devletiyle toprak anlaşmazlıkları sonucu giriştikleri Yassıçemen Savaşı olmuştur. 

 

Ancak Anadolu Selçuklu Devleti, Harzemşahları yenilgiye uğratmakla, Moğollarla arasındaki bir “tampon bölge” yi ortada kaldırmış, böylece bir ölçüde kendi sonunu da hazırlamıştır.

 

 

 

Moğol Fetihlerinin Genel Özellikleri ve Katliamlar:


Cengiz Han yönetiminde Moğol fetihleri öylesine hızlı ilerlemişti ki, düzenli ve büyük ordular Moğollarla yaptıkları savaşları sürekli olarak kaybetmişler; Buhara ve Semerkant gibi İslam dünyasının ihtişamlı şehirleri onca imkânlarına rağmen birbiri ardına düşmüşlerdi.

 

Savaş becerileri ve yetenekleriyle tanınan birçok ünlü komutan ise bu fetihler karşısında hiçbir direnç gösteremişti.

 

Cengiz Han’ın bu başarısının arkasında ordusunun büyük oranda başarılı okçulardan ve süvarilerden oluşmasının yanı sıra sıklıkla başvurduğu “sahte saldırı” gibi askeri taktiklerinin de büyük payı vardır. Ancak daha da önemlisi Moğol ordusu her zaman yeniliğe açık bir yapıda olmuş, özellikle Çin’den alınan “mancınık” ve “kuşatma kulesi” gibi teknolojiler, Moğol askeri harekatlarının başarı şansını oldukça yükseltmiştir.

 

Psikolojik savaş, lojistik imkanların ve haberleşmenin iyi organize edilmesi ve başarılı istihbarat faaliyetleri de Moğol ordusunun diğer önemli özellikleridir.

 

Cengiz Han’ın tüm askeri seferleri, sağlam bir hazırlık evresinden sonra gerçekleştirilmiş; sefer öncesi casuslar, bilgi toplamakla, söylentiler yaymakla, ahaliye dinsel özgürlük için güvence vermekle ve araziyi tanımakla görevlendirilirilmişlerdir.

 

Nihayetinde Cengiz hanın fethetmeye karar verdiği yerlerde yaşayanlar için sadece iki seçenek kalırdı. Ya kayıtsız şartsız onun iktidarına boyun eğmek, ya da direnmek. Ancak direndikleri ve başarısız oldukları takdirde, büyük bir yıkım da onları beklemekteydi. 

 

Cengiz Han, kendisine karşı çıkanları, teslim olmamakta direnenleri şehirleriyle birlikte ortadan kaldırırdı. Bu katliamlardan çoğu zaman sadece çocuklar, kadınlar ve belli bir zanaat sahibi olan insanlar muaf tutulur ve zanaatkarlardan, Moğol ordusunun teknik bilgi ve birikimini arttırmak için faydalanılırdı. 

 

Dönemin ünlü tarihçisi İbnü’l-Esîr, El Kamil fi’t Tarih adlı eserinde Moğol istilaları için, “Hz. Âdem’den o zamana kadar insanlığın mâruz kaldığı en büyük felâket” ifadesini kullanmış ve eklemiştir:

 “Keşke annem beni doğurmasaydı da tüyler ürpertici bu zulüm ve katliamları görmeseydim!”

Nitekim 13. yüzyılın ilk çeyreğinde meydana gelen bu olaylardan bir asır sonra bölgeyi gezen seyyahlar bile seyahatnamelerinde Moğol istilâ ve tahribatının izlerinden bahsetmişlerdir.

 

Moğollar, bu tarz katliamları yaparak aslında savaşın psikolojik boyutundan da fazlasıyla yararlanmışlardır. Zira onların bilinen bütün savaş kurallarını alt üst eden uygulamaları, diğer şehirlerdeki yöneticileri ve halkı Öğrenilmiş çaresizlik olarak tanımlanan psikolojik bir vaziyete sokmuş, Moğollarla mücadele etmenin imkânsız olduğu ve onların yenilemeyeceği düşüncesi kitleler arasında yayılmıştır.  

 

Bu duygu, Moğol ordusunun kendisinden sayıca üstün olan pek çok orduyu kolaylıkla alt edebilmesinde önemli bir rol oynamıştır.

 

Moğol ordusunun başarılarında etkili olan bir diğer faktör, ordu içindeki başarılı komutanlardır. Bu komutanlar arasında özellikle Çelme, Sübedey, Kubilay ve Cebe Noyan isimleri ön plana çıkar. Bu komutanlar Cengiz Han için son derece önemli ve sadık isimlerdir ve “Cengizin 4 Köpeği” (köpek o dönem için bir hakaret sıfatı değildir, daha çok sadakat ifade etmek için kullanılır) olarak adlandırılırlar.

 

Bu isimler arasında özellikle “Sübedey” (Subutay) isimli komutana ayrı bir parantez açmak gerekir.  Zira tarihin en büyük askeri dehalarından biri sayılan Sübedey tarihteki tüm komutanlardan daha fazla toprak ele geçirmesiyle ünlüdür.

 

Başlangıçta Türkistan’daki fetihlerde mühim roller oynamış; Cengiz Han’ın ölümünün ardından gerçekleşen Macaristan ve Rusya topraklarındaki fetihlerde de ön planda yer almıştır. Dahası 1237-1241 yılları arasında, Batu Han’a bağlı olarak, çok kısa bir sürede Doğu Avrupa’yı ele geçirecek olan iki tümenden birinin (diğeri Cebe Noyan) komutanıdır.

 

 

Cengiz Hanın Ölümü ve Cengiz Yasaları:


Cengiz Han, 1227 yılının ağustos ayında doğal nedenlerle öldü.

 

Ölümünün ardından cesedi, Moğol geleneklerine uygun olarak bilinmeyen bir yere gömüldü.

 

Nitekim mezarın izi kalmasın diye mezarının üzerinde bin at dolaştırıldığına rivayet edilir. Ayrıca onu gömen görevliler de öldürülmüştür.

 

Cengiz Han öldüğünde haleflerine Pasifik Okyanusundan Hazar Denizine uzanan büyük bir İmparatorluk bırakmıştı. Bu büyüklük, Roma İmparatorluğunun iki katı demekti. Ancak bir farkla, Roma hükümdarlarının neredeyse 400 yılda yaptığını, Cengiz Han sadece 25 yılda yapmıştı.

 

Ancak Cengiz han, sadece fethetmekle kalmamış gittikçe büyüyen bu imparatorluğunun idaresinde “yasa” olarak adlandırılan belirli kanunlar belirlemiştir.

 

“Cengiz Kanunları” olarak bilinen bu kanunlarda her suç belli cezalarla yaptırım altına alınmıştı.

 

Aslında bu yasaların tamamı bizzat Cengiz Han tarafından konulmamış, yasaların birçoğu nesilden nesile aktarılan Moğol hukuk ve törelerinin belli bir sistem içinde düzenlenmesiyle oluşmuştu.

 

Örneğin bu yasalara göre cinayet, soygun, tasarlanmış yalan, zina, cinsel sapıklıklar, büyü ile kötülük yapmak, çalınmış bir malı saklamak, casusluk yapmak, suyu kirtetmek gibi suçların cezası idamdı.

 

Kadınları satılması, Moğolların kendi aralarında savaşmaları ve çoğalma dönemindeki havyanların avlanması da bu yasalarla yasaklanmıştı.

 

Cengiz Yasaları  Moğol egemenliği altındaki ülkelerde, öylesine sert ve ciddi bir şekilde uygulanmıştır ki, o dönem için rivayet edilen “Cengiz ülkesinde bakire bir kız başında altından bir taç ile ülkenin bir ucundan diğer ucuna en ufak bir tacize uğramadan giderdi” sözüyle bu nokta vurgulanmak istenmiştir. 

 

Cengiz Han Sonrası Moğol İmparatorluğu

 

Cengiz Han İmparatorluğun topraklarını dört oğlu arasında paylaştırmıştı. Ancak bu bir bağımsızlık değildi, dört oğul arasından bir “büyük han” seçilecek ve onun önderliğinde hareket edilecekti.  

 

Fakat bu kural, sadece kısa bir süre için uygulanabildi. Çünkü Cengiz Han’ın ve onun ardında “büyük han” seçilen oğlu Ogeday’ın ölümleriyle Moğol Hanedanları arasındaki birlik giderek bozuldu ve hatta hanedan üyeleri bazı bölgelerde birbirlerine rakip haline geldiler.

 

Böylece Moğol İmparatorluğunun bakiyesi altında birbirinden ayrı devletler ortaya çıktı. Dolayısıyla bu süreçten sonra ortak bir Moğol İmparatorluğu tarihinden ziyade Altın Ordu, Çağatay Hanlığı, Kubilay Hanlığı ya da İlhanlı Devleti gibi farklı devletlerin tarihlerinden bahsetmek bir zorunluluk haline geldi.

 

Rusya’nın Fethi


Cengiz Han’ın ölümünün ardından “Büyük Han” olarak seçilen Ögeday Han (1227-1241), Cengiz Han zamanındaki fetihlere hız kesmeden devam etti. Bu fetihlerin en önemlisi Kuzeybatı Asya ve Doğu Avrupa’ydı.

 

Ögeday Han, Kardeşi Cuci’nin oğlu Batu’yu, emrine büyük bir ordu tahsis ederek bu bölgeleri fethetmekle görevlendirdi.

 

 Böylece Moskova ve Kiev’i fetheden Batu, Rusların Tatar Boyundurluğu dediği yaklaşık 300 sene sürecek olan bir dönemi başlattı ve burada sonradan “Altın Orda” adını alacak olan “Ak Orda” devletini kurdu.  

 

Rus tarihindeki 80 yıllık Sovyet dönemiyle karşılaştırdışımızda, bu dönemin Rus tarihi açısından oynadığı belirleyici rolü kolaylıkla görebiliriz.  

 

Cengiz Hanın ünlü komutanı Subutayın da desteğiyle birlikte Batu Han; Rusya, Ukrayna, Polonya üzerinden Almanya’nın doğusuna, Hırvatistan ve Dalmaçya sahillerine kadar büyük bir bölgeyi istila etmiş ve hatta büyük bir Polonya ordusu ile Macar ordusunu yenerek Macaristan topraklarını da ele geçirmiştir.

 

Batu Han, bu dönemde Viyana önlerine kadar ilerleyerek, Moğol İmparatorluğunu Batıdaki en geniş sınırlarına ulaştırmıştır.  

 

Ancak Batu Han, daha fazla ilerleme fırsatı bulamadan 1241 yılında, Ögeday’ın ölmesi üzerine, yeni “büyük han” ın seçileceği kurultaya gitmek için ordusuyla birlikte geri çekilerek Moğolistan’a dönmüştür. Böyece Batı ve Güney Avrupa, Moğol İstilasından “kıl payı” kurtulmuştur.

 

 

 

Ögeday Han Sonrası Moğol İmparatorluğu


Ögeday’ın ölümünün ardından uzun süre han seçilememiş ve devleti, onun eşi Töregene Hatun yönetmiştir.

 

Nihayetinde Töregene, yaptığı girişimlerle oğlu Güyük Han’ın (1246-1248) tahta çıkmasını sağlamış, ancak kurultayın aldığı bu kararı beğenmeyen “Rusya Fatihi” Batu Han, karara büyük bir tepki göstermiştir.

 

Bu dönemden itibaren Batu Han, devletin merkeziyle olan bağlantısını kopararak bağımsız bir devlet gibi hareket etmeye başlamıştır.

 

Bunun üzerine Güyük Han, Batu ile mücadeleye hazırlanmış olsa da kısa bir süre içerisinde ölmüştür.

 

Güyük’ün ardında tahta çıkan isim ise Tuluy’un oğlu Mengü Han (1251-1259)’dır.

 

Mengü Han tahta çıktığında kardeşi Kubilay’ı Çin’e, diğer kardeşi Hülagu’yu ise ilḫan yani tabi hükümdar unvanıyla Güneybatı Asya’yı (Ortadoğu) fethetmeye göndermiş ve onları büyük birer orduyla desteklemiştir.

 

Kubilay Kağan uzun süren zorlu mücadelelerin sonunda Çin’e tam anlamıyla hâkim olmayı başarmış ve buradaYuan Hanedanlığı nı kurmuştur. Ayrıca Kubilay, kardeşi Mengünün ölümü üzerine 1260’da “Büyük Han” olmuş ve Moğol İmparatorluğunun başkentini Pekin’e taşımıştır.

 

Bu süreçten sonra da ileri harekâtına devam eden Kubilay Han, Hind-i Çin ve Japonya’ya hâkim olmak için girişimler de bulunmuşsa da bu girişimlerinde başarılı olamamıştır. Ünlü İtalyan seyyah Marco Polo’nun da Kubilay’ın yanında yer alarak seferlerine katıldığı düşünülmektedir. 

 

Kubilay Han’ın 1294’teki ölümü Moğol İmparatorluğunun sonu olarak kabul edilir. Ondan sonra her bir Moğol bakiyesi devlet, tamamen bağımsız bir şekilde hareket etmiştir. 

Ortadoğu ve Anadolu’da Moğollar

 

Bağdat’ın Fethi (1258)


Diğer kardeş Hülagü ise, emrindeki kalabalık ordusu ile geçtiği bütün beldeleri zapt ederek ilerlemiştir.

 

Hülâgü’nün Ortadoğu seferinin ilk önemli durağı, 20 Aralık 1256 tarihinde ele geçirdiği Alamut Kalesi olmuştur.

 

 Alamut Haşhaşiler olarak da bilinen ve Hasan Sabbah tarafından kurulan Nizari İsmaîlîlerin en önemli merkezidir.

 

Pek çok defa Müslüman komutanlarca kuşatılmış olmasına rağmen ortadan kaldırılamayan bu kale, Moğol hükümdarı Hülagu tarafından yerle bir edilmiştir.

 

Hülâgü’nun ikinci önemli durağı ise Bağdat’tır.

 

Bağdat, coğrafi ve askerî açıdan küçük olmasına rağmen ruhani açıdan büyük bir öneme sahiptir. Çünkü Abbâsî Halifesi orada yaşamaktadır ve bu nedenle İslam’ın baş şehri olarak kabul edilmektedir.

 

Ordusuyla Bağdat sınırına dayanan Hülâgü Han, halife Müstasim Billah’tan teslim olmasını istemiş, ancak Halife büyük ihtimalle temsil ettiği ruhani makama yakışmayacağını düşündüğü bu teklifi reddetmiştir.

 

Fakat Hülagu’nun ordusuna direnmek neredeyse imkansızdır.

 

Ordu, Çin’den alınan kuşatma kuleleri ve mancınıklarla donatılmıştır. Ayrıca mancınıklar sadece büyük taş parçaları atmakla kalmıyor aynı zamanda bu taşlar “nafta” denilen yanıcı bir maddeyle kaplanarak alev topu şeklinde fırlatılıyordu. Okçular ise zifte bulanmış yanan oklar fırlatıyordu.

 

Nihayetinde Hülagu, 6 günlük bir kuşatmanın ardından Bağdat’a girdi (1258). Moğol ordusu savaşarak girdiği her şehri olduğu bir burayı da günlerce yağmaladı ve Bağdat günlerce süren bir felaketi yaşadı.  

 

Hülagu’nun yaklaşık 500 yıldan beridir İslam’ın başkentliğini yapan Bağdat’ı işgal etmesi, tarihsel literatürde genel olarak İslamın Altın Çağı olarak adlandırılan dönemin sona erişi olarak kabul edilmiş; bu gelişme, İslam dünyasında bilimsel ve kültürel gerileyişin başlangıç nedenlerinden biri sayılmıştır. 

Ayn Calut Savaşı ve Memlükler (1260)


Hülagu Bağdat’ı ele geçirmesinin ardından batıya doğru ilerleyişine devam etmiş ve Suriye sınırına ilerlemiştir. Ancak bu sırada Mengü Han’ın öldüğü haberini alınca ordusunun büyük bir kısmını geri çekerek Moğolistan’a gitmiştir.

 

İşte bu sırada Moğollarla kaşılaşan Memlük hükümdarı Baybars, Ayn Calut Savaşı olarak bilinen savaşta Moğol ordusunu önemli bir yenilgiye uğratmıştır. 

 

Bu savaştan sonra da Memlûk-Moğol çatışmaları uzun yıllar daha devam etmiş, ancak İlhanlılar bu savaşların hiçbirinde lehlerine bir sonuç elde edememiştir. 

 

Böylelikle İlhanlı Devletinin batı sınırının ana hatları bu savaş neticesinde belirlenmiş oldu. İlhanlıların bu bölgede daha fazla ilerleyemesinin bir diğer nedeni de başka bir Moğol bakiyesi devlet olan Altın Ordu Devletinin Memlükler ile geliştirdiği işbirliğiydi.

 

İlhanlılar ile Altın Ordu arasında başlayan Azerbaycan’a hâkimiyet mücadelesi ve Derbent sorunu iki Moğol Devleti arasında uzun yıllar sürecek bir rekabeti beraberinde getirmiş ve bu rekabetin sonucunda da Memlûk-Altın Ordu ittifakı gelişmiştir.

 

İki devlet arasındaki bu ittifak İlhanlı Devleti karşısında stratejik bir gerekliliğin sonucuddur. Altın Ordu güneyinde güçlü bir devlet istemiyor ve Azerbaycan’ın tamamına hâkim olmak istiyorken; Memlûk Devleti ise sınırlarına kadar ilerleyen ve İslam dünyasının merkezine yerleşen bu gücü kendine büyük bir rakip olarak görmekteydi.

 

Nitekim Mengü Han’dan sonra “büyük han” olan Kubilay Han’ın 1294’te ölmesi üzerine İlhanlılar, tam bağımsız bir devlet haline gelmişlerdi.

 

Böylece bu bölgede, 13. yüzyılın siyasal bloklaşması kesin bir şekilde belirmiş oluyordu. İran-Azerbaycan coğrafyasını kendine merkez olarak belirleyen İlhanlılar ile Mısır’da kurulan Memlûkler bölgesel rekabetin iki önemli tarafıydı. Rekabetin diğer boyutu ise Altın Ordu ve İlhanlılar arasında yaşanmaktaydı.

 

 Bu dönemde Anadolu Selçuklu Devleti ise çoktan Moğol hakimiyetini kabul etmiş ve kukla bir devlet haline gelmişti.

 

Kösedağ Savaşı ve Anadolu Selçuklu Devleti (1243)


Anadolu’daki Moğol istilası 1242’de Baycu Noyan komutasındaki otuz bin kişilik bir Moğol ordusunun, Erzurum’a gelerek şehri almasıyla başladı.

 

Burada halk kılıçtan geçirildi. Bu gelişme üzerine bazı komutanlar ordunun savunma durumunda kalmasını isterken, başka bir kısım komutanlar ve en önemlisi de Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev Moğollara hücum etmek niyetindeydi.

 

Nihayetinde Selçuklu ordusu ve Moğol ordusu Sivas yakınlarındaki Kösedağında karşılaştı. 1243 yılının Temmuz ayında gerçekleşen veKösedağ Savaşı olarak adlandırılan bu savaşta Selçuklu ordusu, korkunç yenilgi aldı. Sultan Gıyâseddîn, Tokat’a kaçmak suretiyle canını zor kurtarabildi.

 

Ardından Sivas’a gelen Moğollar, Sivas kadısı tarafından hediyelerle karşılandılar.

 

Bunun üzerine Moğollar, “halka aman verdiler”. Fakat şehri üç gün boyunca yağmaladılar. Kösedağ Savaşı sonucunda Moğollarla başa çıkamayacaklarını anlayan Selçuklular, yıldan yıla ağır bir vergi vermeye razı oldular ve Moğollarla uzlaştılar.

 

Anca artık İlhanlılara bağlı kukla bir devlet halindeydiler. 

 

Kösedağ Savaşı Türkiye Selçuklularının dağılışına giden süreçte adeta bir domino taşı etkisi yarattı. Selçuklular, bir can çekişme evresine girdiler ve bir süre sonra da tarihe gömüldüler. Bu zorlu süreç içerisinde, bugün Anadolu Beylikleri olarak adlandırdırdığımız beylikler ortaya çıktı. 

 

Bu beylikler, Moğolların Anadolu’daki hakimiyetlerinin zayıfladığı 13. yüzyılın sonlarında itibaren yükselişe geçecek ve bu süreç nihayetinde Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla sonuçlanacaktı.

 

Nitekim ilk dönemlerinde İlhanlılara bağlı bir beylik olarak hareket eden Osmanoğulları, Sultan ünvanını kullanan ilk padişahı I. Murat dönemiyle birlikte tam bağımsız bir devlet halini alacaktı.

 

 

İlhanlı Devletinin Sonu


Bir moğol bakiyesi devlet olarak İlhanlı Devleti, günümüz İran, Azerbaycan, Anadolu ve Irak topraklarında yaklaşık bir asır hüküm sürdü ve 1295 yılında Gazan Han liderliğinde İslamiyeti benimsedi.

 

Son hükümdar Ebû Said Han’ın 1335 yılındaki vefatının ardından ortaya çıkan taht mücadeleleri neticesinde tarihe karışacak olan devlet, Güneybatı Asya tarihindeki kırılma noktalarından birisini teşkil etmişti. 

 

İlhanlı Devleti’nin yıkılması birçok değişimi beraberinde getirdi.  Bu devletin yıkılmasıyla birlikte 14. Yüzyılın sonlarından itibaren onun bıraktığı bölgelerde Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Osmanlı gibi Oğuz-Türkmen devletleri ortaya çıkmaya başladı.

 

Bu bölgelerde yaşayan Moğol kabileleri de zamanla Türkleşme sürecine girerek yerli  halkla karıştılar ve etnik kimlik olarak kayboldular.

 

 

Sonuç ve Değerlendirme

 

Moğolları sadece birer “barbar” ya da “katliamcı” saymak tarihsel olarak doğru değildir.

 

Zira dünya tarihine bakıldığında “süper güç” olma iddaasında bulunan pek çok devletin benzer “katliamlara” başvurduğu, hatta belki de daha kötülerine imza attığı söylenebilir.

 

Bu bağlamda Moğolların dünya tarihine kattıkları sadece katliamdan ya da barbarlıktan ibaret değildir. Onlar yaptıkları fetihlerle birçok dinin ve kültürün birbirleriyle etkileşim içine girmesine, teknolojik gelişmelerin yayılmasına ve ticaretin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.

 

Mevlana Moğol Ajanı mıydı?


Moğolların en önemli özelliği, -kulağa biraz galip gelse de- dinsel hoşgörüleridir.

 

Egemenlik kurdukları toplumlarda dinsel inançlara müdahalede bulunmamışlar, din adamlarının tartışmalarını ilgiyle takip etmişler, onları vergiden muaf tutmuşlar ve ibadetlerini tam bir özgürlük içinde yapmalarına izin vermişlerdir. Hatta daha da ileri giderek zamanla bu dinleri benimsemişlerdir. İslamiyeti kabul eden Altın Orda hükümdarı Berke Han ve İlhanlı Hükümdarı Gazan Han, buna birer örnektir.

 

Moğolların Anadolu’da Mevlâna ile kurdukları ilişki ise onların dinsel hoşgörüsüne iyi bir örnektir.  

 

Anadolu’daki Moğol istilasının ardından Konya’daki tekkesinde faaliyetlerini sürdürmeye devam eden Mevlâna (ö.1273)’nın Moğollar tarafından hürmet gördüğü bilinmektedir.

 

Bu nedenle günümüzde amiyane tabirle Mevlana’nın bir “Moğol Ajanı” olduğu ve Moğol zulmünü onayladığı şeklinde görüşler bulunmaktadır. Bu görüşlere göre Mevlâna, Anadolu etrafına Moğol propagandası yapan, Anadolu daki Moğol işgaline zemin hazırlayan ve bu doğrultuda Moğol yanlısı Selçuklu yöneticilerini destekleyen ve Moğol yanlılarını kayıran bir kişidir.

 

Gerçekten de Mevlânâ katıldığı tüm toplantılarda, Moğollar hakkında yapılan eleştirilere karşı çıkmakta, onlar hakkında olumsuz yorumlar yapılmasını istememekteydi.

 

Hatta Moğol İmparatorluğunun kurucusu Cengiz Han için övgü dolu sözler yazmış onun imparatorluğunu ve meziyetlerini sıklıkla övmüştür. Mevlânâ’nın bu faaliyetleri Moğolların dikkatini çekmiş ve takdirlerini kazanmış; Moğollar kendilerini destekleyen Mevlana’yı koruyup kollamışlardır. 

 

Birçok tarihçi Mevlana’nın bu şekilde hareket etmesini iki şekilde açıklamaktadır. İlki, Moğolların dinsel inançlar karşısındaki hoşgörüleri; ikincisi ise kültürel ve inançsal açıdan değişime olan açıklıkları.  

 

Bu görüşe göre Mevlâna, Moğolları müslüman yapmayı arzuluyordu.

 

Nitekim ünlü eseri Dîvân-ı Kebîr’de geçen, “Moğollardan korkuyorsanız, Allah’ı tanımıyorsunuz demektir. Siz onlara (Moğollara) baktığınızda kafirleri görüyorsunuz, ben ise geleceğin müminlerini.” sözü bu bağlamda karşılığını bulmaktaydı. Yani Mevlâna için Moğollar, kafir değil Müslümanlaşmayı bekleyen gafillerdir. Nitekim rivayete göre bu beyitten yaklaşık 30 yıl sonra Müslüman olan İlhanlı hükümdarı Gazan Han, bu beyti, giydiği kaftana altın telle işletmiştir.

 

Mevlananın bu hareket biçimini açıklamaya çalışan bir başka görüş ise, ailesiyle birlikte Moğol istilalarından kaçarak Anadolu’ya gelen Mevlana’nın Maveraünnehir ve İran’daki Moğol istilalarına şahit olmasıdır. Bu görüşe göre Moğollara karşı mücadele etmenin bir fayda vermeyeceğini düşünen Mevlâna, onlara karşı gelenler nedeniyle Anadolu’nun tahrip edilmesini engellemek istemiştir.

 

Bu dönemde ortaya çıkan bir başka dini-siyasi kanat ise Moğollara karşı direnişi ve Bizans’a yakınlığı nedeniyle Moğol hakimiyetinin güçlü hissedilmediği Batı Anadolu topraklarında yeniden toparlanmayı öngörmektedir. Bu kanatın öncülüğünü yapan isimler Sadreddin Konevî ve Ahi Evran‘dır. 

 

Ahîler başta olmak üzere bazı Türkmen zümrelerinin Anadolu’da Moğol muhalefetinin temelini oluşturması ve Moğollara karşı direniş göstermeleri, Moğol otoritesinin ödenmesini emrettiği vergileri vermeyi reddetmeleri ve ödememek için isyanlar çıkarmaları göz önüne alındığında bu iki kanatın birbiriyle çeliştiği açıkça görülmektedir.

 

İşte Mevlana’nın “Moğol Ajanı” olup olmadığı konusunda tartışma da bu eğilimlerden hangisinin doğru olduğuna dair sürdürülen bir tartışmanın uzantısıdır.

 

Ancak “doğruluk” larından bağımsız olarak öngörülen iki stratejinin de kendilerince başarılı olduğu söylenebilir. Zira Konevî ve Ahi Evran’ın öngördüğü strateji Osmanlı Devletinin kurulmasıyla başarıya ulaşırken; Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin stratejisi ise 1294 yılında Gazan Han’ın Mahmud adını alıp Müslüman olmasıyla başarıya ulaşmıştır.

 

Moğol Hanedanın Sonu


İki stratejinin de başarıya ulaşması, büyük oranda Moğolların göçebe bir halk olmasıyla ve gelişkin bir dinsel-kültürel medeniyete sahip olmamasıyla açıklanabilir. Onlar hem sayıca azlardı hem de fethettikleri bölgeler, yüzyılların birikimine sahip önemli medeniyetlerdi.

 

Bu nedenle göçebe bir gelenekten gelen Moğollar fethettikleri coğrafyaların yerleşik kültürlerinin etkisine girmekte gecikmediler.

 

Altın Orda Moğollar’ı kısa sürede yerli halk içinde erirken; İlhanlılar bürokrasi ve idarî alanda yavaş yavaş İran geleneklerini benimsemeye başladılar.

 

Cengiz Han’ın ölümünün üzerinden daha 50 yıl geçmemeişken; Berke Han zamanında (1256-1266) İslâmiyet Altın Orda Devleti’nin resmî dini haline geldi.

 

Bunu, İlhanlılar’da Gazan Han’ın (1295-1304) İslâmiyeti kabul etmesi takip etti.

 

İlhanlı, Altınordu ve Çağatay hanlığı gibi diğer Moğol bakiyesi devletler de 14. yüzyıldan itibaren yerlerini Timur Devleti, Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Osmanlı Devleti gibi devletlere bıraktılar.

 

Çin’de hüküm süren Moğollar ise Kubilay Kağan’dan itibaren Çin kültüründen önemli ölçüde etkilendiler. Kubilay Han’ın kurduğu Yuan Hanedanı’nın, Çinli Ming Hanedanı tarafından 1368’de ortadan kaldırılmasıyla, MOĞOL yönetimi uzun Çin tarihinin kısa bir döneminden ibaret kaldı.

 

17. yüzyılda ise büyük oranda Çin hakimiyetine giren Moğollar, 1921’de ilk defa bağımsız bir devlet olan Moğolistan Halk Cumhuriyeti’ni kurdular.

 

Aslında tarihsel sonuçları açısından bakıldığında Moğol İmparatorluğunu, bir bütün devlet olarak ele almak doğru bir yaklaşım değildir. Moğol İmparatorluğu daha çok, birbirinden farklı pek çok bölgenin askeri bir hegemonya tarafından kontrol altında tutulmasından ibarettir. 

 

 Zira Moğolların gittikleri ülkelerde neredeyse hiçbir şeyi değiştirmemeleri, tek bir Moğol İmparatorluğundan bahsetmeyi oldukça zorlaştırmaktadır. Bu nedenle Cengiz Hanedanı tarafından yönetilen farklı ülkelerden (Çin’den İran’dan ya da Orta Asya’dan) bahsetmek daha doğrudur.

 

Böylesine büyük bir istilayı gerçekleştiren Moğollar günümüzde yaklaşık 3 milyonluk küçük bir nüfusa sahiptir. Az sayıda Moğol’da Rusya, Mançurya, Tibet ve Afganistan gibi ülkelerde yaşamaktadır.

 

Özetle Moğollara ilişkin herşey, neredeyse 150 yıl içinde olup bitmiştir. Ancak bu 150 yılda yaşananlar dünya tarihini kökünden değiştirmiştir.

 

Moğol İstilasının Sonuçları


Moğol istilasının bu büyük değişime yol açan sonuçlarını maddeler halinde kısaca inceleyecek olursak;

 

  • Moğol İmparatorluğu gibi bir yapı İskender çağından sonra insanlık tarihinden ilk defa yaşandı. Bir istilâ sonucu da olsa sınırlar kalkmış ve siyasî rekabet sona ermişti. Moğolların tek belirleyici güç hâline geldiği bu dönem, dünya tarihine “Pax Mongolica” yani “Moğol Barışı” olarak geçti.

 

  • Başta barut, kâğıt ve matbaa gibi Çin kaynaklı pek çok teknolojik gelişmenin Avrupadaki yayılımı moğol fetihlerinin bir sonucuydu.  

 

  • Moğol hakimiyeti altında ticaret büyük oranda gelişme göstermişti. Bu dönemde tüccarlar, herhangi bir yağma endişesi duymadan Avrupa’dan Asyanın derinliklerine güvenle seyahat edebiliyorlardı.

 

  • Bu “güven” ortamının bir sonucu olarak Marco Polo ve birçok Avrupalı seyyah bu dönemde Asya yı ziyaret etmişti.

 

  • Ancak bu etkileşimin bir de olumsuz sonucu oldu. 1300’lü yıllarda Avrupa’yı kasıp kavruan Veba’nın bu etkileşimin bir sonucu olduğu düşünülmektedir. Hatta rivayet odur ki, Kırım’daki Kaffa kalesini kuşatan Moğollar cesetleri mancınıkla kaleye fırlatmışlar ve kalenin hepsi veba kapıp öldükten sonra orayı ele geçirmişlerdir. Bu rivayet ne kadar doğrudur bilinmez, ancak Moğolların savaştaki “yenilikçi” ve “kural tanımaz” lığını anlatan güzel bir göndermedir.

 

  • Asya ve Ortadoğudaki pekçok imparatorluğun kökeninde, Cengiz Han tarafından 1206 yılında başlatılan bu askeri hareketin büyük etkisi vardı. Özellikle sonraki döneme damgasını vuracak olan Orta Asya merkezli Timur Devleti ve Anadolu merkezli Osmanlı Devleti bu imparatorlukların en önemlileridir. 

 

  • Moğol istilası, neden olduğu nüfus hareketleriyle Anadolu’nun Türkleşmesini hızlandırdı. Çünkü Moğol istilası önünden kaçan Türkmenler, Anadolu’ya sığındı ve Bizans sınırlarını zorlamaya başladı.

 

 

Moğollar Hakkında Daha Ayrıntılı Bilgi İçin:

 

Kitaplar:

 

Makaleler:

İnternet Sayfaları:

Videolar: