Bilgimizin Kaynağı Nedir? Sorusuna Filozofların Verdiği Cevaplar

 

PLATON’UN BİLGİ ANLAYIŞI:

 

Sokratesʼin öğrencisi olan Platon, rasyonalist bir filozoftur.

 

Ona göre genel geçer, zorunlu ve kesin bilgi doğuştan gelir. Bu bilgiler ancak akılla elde edilir.


Platon, duyusal bilgilerin insan için yanıltıcı ve göreli (rölatif) olduğunu, asıl bilginin ise değişmeyen varlıklar dünyasından elde edileceğini söyler.

 

Bilgi konusundaki görüşleri varlık anlayışına dayalı olarak sistematik bir yaklaşımı yansıtır. İki ayrı evren olduğunu iddia eden Platon, değişmeyen varlık âlemi yani idealar evreni ve gelip geçici olan duyular evreni olduğunu düşünmektedir.

 

Ona göre idealar evreni gerçektir ve yalnız akılla kavranabilir; duyular evreni ise gelip geçicidir. Ancak duyumlanabilir ve algılanabilir. Platonʼa göre idealar evreni asıl varlıklar alemini oluştururken; duyular alemi ise onların yalnızca gölgesinden ibarettir.

 

 

 

ARİSTOTELES’İN BİLGİ ANLAYIŞI:

 

Platonʼun öğrencisi olan Aristoteles, rasyonalizmin İlk Çağdaki önemli bir temsilcisidir. Aynı zamanda Makedonya kralı Filipʼin özel hekimi ve İskenderʼin öğretmenidir.

 

Aristoteles, hocası Platonʼdan farklı olarak ideaların bu dünyadaki nesnelerin içinde olduğunu ve içeriklerini duyusal dünyadan aldığını düşünür.

 

Ona göre gerçek varlıklar tekil olan, bireysel olan şeylerdir. Yani şu kitap, bu bardak, şuradaki otomobil vb. tekil varlıklar gerçekten var olanlardır.

 

Klasik mantığı (Aristo mantığını) geliştiren Aristoteles kıyası kullanarak tekilin bilgisine tümdengelim yöntemiyle ulaşmıştır. Çünkü ona göre bilgi tümel önermelerden elde edilir ve tekil olanın bilgisi tümellerde vardır.

 

Bu nedenle tümdengelim, tekilin bilgisine ulaşmayı sağlayacaktır.

 

Ancak Aristoteles, Sokrates ve Platonʼdan farklı bir yaklaşımla rasyonalizmini ortaya koyar. Ona göre doğuştan bilgiye sahip olmayan akıl, yalnızca bilgi üretme özelliğine sahiptir. Yani duyu organlarının verileri akıl tarafından işlenerek bilgi açığa çıkar.

FARABİ’NİN BİLGİ ANLAYIŞI:

 

İslam felsefesinin kurucusu olarak kabul edilen Farabiʼye göre zorunlu varlık olan Allah, mutlak gerçekliktir ve Allahʼın doğrudan ilk yarattığı varlık akıldır.

 

Aklın temel işlevi Allahʼı bilmektir ve akıl kendini de bilir.

 

Farabi insanda var olduğu şekliyle aklın bazı bilgileri doğuştan getirdiğini ancak potansiyel hâldeki bu aklın mantıksal çıkarım yoluyla ve duyulara dayalı olarak bilgiyi açığa çıkardığını düşünmektedir.

 

Bu yönüyle Aristotelesçi bir düşünür olarak Farabi duyusal ve akli olmak üzere iki tür bilgiden bahseder.

 

Ona göre insandaki en güvenilir yeti olan akıl genel geçer kesin bilgiyi elde eder. Öyle ki bu bilgi insan için en yüce erdemdir. Çünkü insanı yönlendiren ona doğru ve yanlışın ne olduğunu gösteren böylece de insanın Tanrıʼya ulaşmasını sağlayan bir hazinedir.

HEGEL’İN BİLGİ ANLAYIŞI:

 

Alman idealizminin ve rasyonalizminin zirvesi kabul edilen Hegel (Hegel), düşüncesinin temeline tüm gerçeklik olarak kabul ettiği ideyi yerleştirmiştir.

 

Ona göre doğru bilgi yalnızca akıl ile elde edilir. 

 

Hegelʼe göre felsefe, salt düşünme ile deneye başvurmadan objelerin görülmesidir. Çünkü o bilen ile bilinenin aynı aklın farklı şekillenmeleri olduğunu, böylece gerçek olanın akla uygun, akla uygun olanın da gerçek olduğunu düşünmektedir.

 

İlk defa Herakleitos tarafından kullanılan diyalektik yöntemi geliştiren Hegel, düşüncenin bu süreçte gerçeği bir bütün olarak vereceğini ortaya koyar. O düşünmenin ve varlığın diyalektik olarak gelişme gösterdiğini ifade ederken karşıtların birliğine dayalı bir yol izler.

 

Hegelʼe göre ide önce kendi kendindedir tez aşaması, yani düşünce potansiyel hâlde vardır. İde antitez aşamasında ise kendini tanımak, gerçekleştirmek için başkalaşır ve özüne yabancılaşarak kendi dışına çıkar. Son aşama olan sentez aşamasında ise artık ide yabancılaşmadan kurtulmuş ve kendi kendine (özüne) dönmüştür. 

 

Böylece Hegel diyalektik süreçte akla özel bir önem verirken onu mutlak varlığın (geist) ta kendisi olarak görür.

DESCARTES’İN BİLGİ ANLAYIŞI:

 

Descartesʼe göre açık ve seçik olarak bilmek doğru bilmektir.

 

Onun felsefesinde basit ve kesin düşüncelerden kompleks düşüncelere geçilir. Genel geçer, açık-seçik bilgi elde etmek için şüphe yöntemini kullanır. Metodik şüphe septisizmin amaçladığı şüpheden oldukça farklıdır.

 

Descartes şüpheyi doğru bilgiye ulaşmada bir araç olarak kullanır. Şüphe bir tür düşünme olup şüphe eden bir “ben”in varlığını gösterir.

 

Şüphe ettiğinden şüphe etmemekle ilk temellendirme ilkesini açığa çıkarır. Düşündüğü kesindir. Sonra “Düşünmek var olmaktır.” bu da kesindir. Öyleyse “Düşünüyorum o hâlde varım.” ilkesi apaçık ve doğru bir ilkedir. Bu ilke araçsız, doğrudan sezgiyle elde edilmiştir. Matematiksel bu sezgi kişinin doğuştan getirdiği bir yetidir.

 

Bir de Tanrıʼya ait fikirler doğuştandır. Bunların dışındaki bütün bilgiler duyularla kavranır, doğrulukları da şüpheye açıktır.

 

Descartesʼe göre insan zihninde bir dış dünya fikri vardır ve mükemmel olan Tanrı bizi aldatmayacağına göre nesneler dünyası vardır.

 

Descartes önce “ben”in varlığını, sonra Tanrı ve dış dünyanın varlığını rasyonalist bir tarzda kanıtlamaya çalışmıştır. Her şeyden şüphe ile başlayan kanıtlama, düşüncenin doğuştan var olan ve sezgiyle kavradığımız kesin bilgiye temel olabileceğini gösterir

 

LOCKE’UN BİLGİ ANLAYIŞI:

 

John Lockeʼa göre doğuştan sahip olduğumuz hiçbir bilgi yoktur. Aklımızda, düşüncemizde bulunan fikirlerin kaynağı deneyimlerimizdir.

 

17. yüzyılda akıl ve doğru bilgi arasında zorunlu bir yakınlık ilişkisi kuran matematik temelli rasyonalizmin metafizik kurguları Locke ile terkedilmeye başlanmıştır. Boş bir levha (tabula rasa) olan insan zihnindeki ideler deneyden gelir. Bu deney ikiye ayrılır:

 

1. Dış duyum ve deney (Beş duyu ile temel duyumlar alınır ve test edilir.),

 

2. İç duyum ve deney (Bu düşünmedir “refleksiyon”).

 

Lockeʼa göre bilgiler bu yolla gelmektedir. Dışdeney, nesnelerin duyulur niteliklerini (renk, koku, vb.) sağlar, iç deney ise bu verileri işler.

 

Bilginin oluşumu basit fikirlerden karmaşık fikirlere doğru duyumla ve deneyle başlayıp oluşan bir süreçtir.

 

Lockeʼa göre nesnelerin madde özellikleri (birincil nitelikler) ile duyusal özellikler (ikincil nitelikler) birbirinden farklıdır. Birincil niteliklerde duyulara güvenilir, bunların sayılarında ve ağırlığında yanılma olmaz. Renk, koku, tat gibi ikincil niteliklerde ise görecelik bulunur.

HUME’UN BİLGİ ANLAYIŞI:

 

David Hume bütün fikirlerimizin kaynağının duyular ve deney olduğunu söyleyerek empirist anlayışı devam ettirmiştir.

 

Humeʼa göre aklımızın kavradığı gerçekler iki türlüdür.

 

İlki aritmetik teoremler gibi olanlardır. Bu tür gerçekler ya fikirlerle bağlantıların ele alınmasından ya da içeriklerin analizinden elde edilir.

 

Olguya ait olan şeyler ise ikincilerdir. Bizim dışımızda bizden bağımsız olarak var olanlardır.

 

Zihnin bütün tasarımlarının kaynağı bu iki türdür. İlkine fikirler, ikincisine izlenimler, (impression) denir.

 

Fikirler, hayal gücü ve hatırlatma tasarımlarıdır. Ruhun, zihnin duyumlar üzerinde yoğunlaşmasıyla oluşur. İzlenimler, duyum (hissetme, duyma, vb.) ve duygulanımları (sevgi, nefret gibi) kapsar.

 

Düşünmenin işlevi, duyumlarla edindiğimiz unsurları birleştirmek, sıraya koymak, değiştirmek veya genişletmektir. Düşüncelerimiz, izlenimlerin, tecrübelerin silik birer kopyalarıdır. Fikirler, duyumlardan çıkar ve bunlar arasında bağ vardır. Ayrıca fikirler düşünme ilkelerini belirler ve bu bağı açıklamaya çalışır. Bu ilkeler; benzerlik, aykırılık, zaman veya mekân bakımından yakınlık, neden-sonuç ilişkileridir.

 

Humeʼa göre bunların dışında bir doğruluk tasarımı olmaz. Var olmak algılanmak demektir. Doğruluk da ancak algılar arasında doğru bağlantıların kurulmasıyla ortaya çıkar.

 

KANT’IN BİLGİ ANLAYIŞI:

 

Immanuel Kant, bir eleştiri felsefesi yaparak bilginin yalnızca rasyonalistlerin iddia ettiği gibi akılla ya da empiristlerin iddia ettiği gibi deneyle elde edilemeyeceğini savunmuştur.

 

O, rasyonalismle empirizmi uzlaştırmış ve bunu şu sözle ifade etmiştir:

 

“Bütün bilgi deney ile başlar, fakat deneyden doğmaz.”

 

Ona göre duyu organlarının verileri bilginin ham maddesini oluştururken ham maddeyi işleyerek bilgiye dönüştüren ise akıldır.

 

Akıl, bunu deney öncesi (apriori) özellik gösteren kategoriler aracılığıyla yapar. Yani deneyle elde edilen işlenmemiş olan verilerin zihin kalıpları (kategoriler) tarafından işlenip düzene sokulması ve şekillendirilmesi sonucunda bilgi ortaya çıkar. Bu nedenle de Kant, “Deneysiz kavramlar boş, kavramsız deneyler kördür.” der.

 

Bilginin bir yanıyla deneyle, diğer yanıyla da akıla dayalı olarak elde edileceğini söyler.

 

Böylece Kant, rasyonalizm ve empirizmin bir sentezini yaparken fenomenlerin bilgisine ulaşılabileceğini ancak numen alanının bilinemeyeceğini de ifade etmektedir.

 

Kantʼa göre fenomenlerle sınırlı olan insan bilgisi numen alanına ait olan Tanrı, ruh, ölüm gibi metafizik konuları kapsamamaktadır. Çünkü bunlar deneyle, duyu verileri ile elde edilemezler.

 

Oysa ki, görünüşler evreni (fenomenler) bütün insanlarda ortak olan aklın yapısına göre aynı şekilde bilinecek ve ortak bir doğruluk değerine sahip olacaktır.

GAZALİ’NİN BİLGİ ANLAYIŞI:

 

Şüphesi ve sezgisiyle Descartes ve Bergsonʼu önceleyen, etkileyen, kaynaklık eden İslam düşünürüdür.

 

Gazali, doğru bilginin elde edilmesinde duyu ve akıl bilgisinin fonksiyonlarını vurgulamakla birlikte onları yeterli bulmadığı için bir diğer faktörden de bahseder ki o da sezgidir. Sezgiyi kendi diliyle “kalp gözü” olarak kavramlaştırır.

 

Genel geçer doğru – hakikat bilgisine sezgiyle (kalp gözüyle) ulaşılabileceğini söyler. Gazali kalp gözünün bütün insanlarda bulunduğunu ancak herkesin bununla aynı bilgiye ulaşamayacağını söyler.

 

Ona göre insan günah işlediği için kalp gözünün önünde perdeler oluşur ve hakikati kavraması zorlaşır. Bunun için insan Allahʼın emir ve yasaklarına uymalı, bedeni ve ruhunu günahlardan arındırmalıdır. Böylece kalp gözünün önündeki perdeler açılacak ve insan yalnız görünenlerin değil, onların arkasındaki hakikatlerin bilgisine de kalp gözüyle ulaşacaktır.

 

BERGSON’IN BİLGİ ANLAYIŞI:

 

Henri Bergson sezgiyi doğru, genel geçer bilgi edinmenin aracı olarak görür. Ona göre yaşam, eşya bir bütün ve sürekli bir oluş hâlindedir.

 

Bergson, yaşamı ileri götüren gücü yaşama atılımı (elan vital) olarak adlandırır.

 

Akıl ve zekânın varlığın bu akıp giden sonsuzluğunu kavrayamayacağını ancak sınırlı ve art arda gelen şeyleri bilebileceğini düşünür. Bergsonʼda zamansal varoluşta diyebileceğimiz yaşama atılımı yalnızca sezgi gücü ile doğrudan ve aracısız olarak kavranır. Böylece Bergson sezgiyi zekâdan ayırır.

 

Ona göre zekâ veya aklın bize verdiği bilgiler eksiktir; biz onlarla nesnelerin bilgisini elde eder ve durağan haldeki maddeyi kavrarız. Ancak asıl kavranması gereken doğanın iç yüzündeki gerçeğin özüdür ki bu da zekâ ile değil sezgi ile kavranır.

 

COMTE’UN BİLGİ ANLAYIŞI:

 

Aydınlanma geleneğine uygun olarak reform yoluyla toplumsal yaşamın düzenlenmesini isteyen Auguste Comte (Ogüst Komt diye okunur.) düşüncelerini pozitivizm üzerine inşa ederken felsefeye de bu düzenleme işinde bilimsel temelleri esas alma görevi yüklemiştir.

Comteʼa göre felsefe, çağın pozitivist bilimsel gelişmelerine paralel olarak yalnızca olgulara dayalı olan ve duyu verilerine dayanan konuları(fenomenleri) ele almalıdır.

 

Comte, yalnızca deneyle elde edilen bilgilerin felsefenin konusunu oluşturmasını savunur. Böylece olgusal olarak test edilemeyen hiç bir önerme doğru olarak değerlendirilmeyecek ve felsefenin konusuna dâhil edilmeyecektir.

 

Bu tür, örneğin ölüm ve ölümden sonraki hayat gibi konular metafizik önermelerdir; bunlar felsefenin konusunun dışında kalmalıdır.

 

Comteʼun pozitivist anlayışını en iyi yansıtan onun “üç hâl yasası” olarak bilinen görüşleridir. Ona göre insanlık ve toplumlar şu üç aşamadan geçerler:

  •  Teolojik dönem,
  •  Metafizik dönem ve
  •  Pozitif dönem.

 

Teolojik dönemde her şey Tanrısal güçlerle, metafizik dönemde olaylar ruh, töz gibi metafizik ögelerle, pozitif dönemde ise evren, dünya ve olaylar doğa yasalarıyla açıklanır.