Farabi’nin Siyasal Düşüncesi ve Erdemli Şehir

Farabi’nin El-Medinetü’l-Fâzıla ya da günümüzdeki ismiyle İdeal Devlet veya Erdemli Şehir, isimli klasik eseri, temelde bir siyaset kitabıdır. Bu eserinde Farabi, belli bir amaç ile bir şehirde toplanmış kimselerin meydana getirdiği topluluk anlamında kullandığı “medine” nin “faziletli bir şehir” olarak kurulabilmesi için gerekli şartların neler olduğuna ve kendisinden etkilendiği Platon gibi ideal bir devletin nasıl yaratılacağına ilişkin hususlara değinmektedir.

 

Temel tezini “hayır, nasıl arzu ve iradeyle elde edilirse kötülük de arzu ve iradeyle elde edilir” ön kabulüne dayandıran Farabi’ye göre şehirde yaşayanların aralarındaki dayanışmayı ve ilişkileri kötü amaçlara doğru yöneltmeleri mümkün olduğu gibi iyiye doğru yöneltmeleri de mümkündür. Şehir sakinlerinin saadete erişmek amacıyla yardımlaştıkları bir şehir, “fâzıl bir şehir olur. Zaten saadete erişmek maksadıyla kurulan her topluluk da fâzıl bir topluluk sayılır.”

 

Farabî fâzıl şehri, sağlıklı bir vücuda benzetir. Şöyle ki, nasıl vücuttaki çeşitli organlar yardımlaşarak çalışırlarsa şehrin de böyle çalışması gerekmektedir. Farabi’ye göre nasıl vücudun hâkim bir organı varsa ve bu organın niteliği bütünün yapısını etkilemekteyse “fâzıl şehrin” de hâkim organı devlet başkanıdır. Bu nedenle Farabi, toplumunun en üstün kişisi olan fâzıl şehir reisinin meziyetlerini, en ince detaylarına kadar ortaya koyar. Farabi’nin düşüncesinde siyasal iktidarı kullanan kişi toplumun en kâmil kişisidir.

 

Fâzıl şehre aykırı olan şehirler, câhil şehirler, fasık şehirler, değişmiş şehirler ve şaşkın şehirlerdir. Buradaki şehir kelimesini hiç şüphe yok ki, “devlet” olarak anlamamız gerekir.

 

Görüldüğü gibi Farabi’ye göre siyaset, ahlaktan bağımsız bir davranış olmayıp ahlaki ilkelere ve ölçülere göre işleyen bir alandır. Diğer İslam düşünürleri için de durum böyledir. Ancak bu sadece İslam düşünürlerine özgü bir durum değildir. Zira ünlü düşünür Machiavelli’nin, siyaseti genel ahlaktan ayrı işleyen bir alan olarak ortaya koymasına kadar geçen sürede Batı’da da siyaset, ahlak bağımlı bir gerçeklik olarak düşünülmüştür.