Immanuel Kant’ın Bilgi ve Ahlak Felsefesine Kısa Bir Giriş

Kant’ın Felsefe Tarihi Açısından Önemi

 

Ünlü Alman filozof Immanuel Kant, günümüzde Rusya sınırları içerisinde yer alan Kaliningrad’da 1724 yılında doğdu. 

 

Felsefe tarihinin en çok tartışılan, en etkili ve en karmaşık isimlerinden biri olarak görülen Immanuel Kant, özellikle ”Bilgi Felsefesi” ve “Ahlak Felsefesi” yani “Etik” alanında yaptığı çalışmalarla ünlüdür.

 

“Pratik Aklın Eleştirisi” ve “Ahlak Felsefesinin Temellendirilmesi” , “Gelecekte Bir Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe Prolegomena” gibi eserleri başlıca eserleri arasındadır. 

 

Kant’ın felsefe tarihindeki etkisi o denli büyüktür ki, yaşadığı çağdan bugüne hiçbir felsefeci, pozitif ya da negatif anlamda onun fikirlerine atıfta bulunmaksızın düşüncelerini ifade edememiştir. 

 

Kıta Avrupa’sının deneyci felsefesi (empirizm) ile Kara Avrupa’sının akılcı felsefesi (rasyonalizm) arasında etkili bir sentez yapmış olduğu kabul edilen Kant, Kıta Avrupa’sının rasyonalist felsefe geleneği içinde yetişmiş olmasına rağmen, ünlü İngiliz deneyci filozof David Hume’dan önemli ölçüde etkilenmiştir. 

 

Kant, David Hume’un kendisi üzerindeki etkisini,  onu “dogmatik uykusundan” uyandıran filozof olarak ilan etmek suretiyle göstermiş ve onun çalışmaları sayesinde rasyonalist felsefeyi sorgulamaya başladığını belirtmiştir. 

 

Kant’ın Bilgi Felsefesi

Kant’ın rasyonel ve empirist felsefe arasında yapmış olduğu senteze kısaca değinecek olursak; 

 

Kant’a göre bütün bilgiler iki kaynaktan gelir.

 

Bilginin ilk kaynağı dış dünya, ikinci kaynağı ise bilgiyi edinen öznedir. Dış dünya bizlere bilginin maddesini, malzemesini basitleştirerek söyleyecek olursak hamurunu verir.

 

Özne, yani biz, diğer bir ifadeyle zihnimiz ise bu maddeyi yoğurur, belli bir biçime sokar, onu düzenli ve anlamlı hale getirir. 

 

İnsan zihninin, dış gerçekliği bilinebilir kılması, insan zihninin birtakım “deneyim öncesi” yani “a priori” bilgilere sahip olmasıyla açıklanır.

 

Bu bilgilerin en başta gelenleri uzay ve mekandır. Kant’a göre insanın uzay ve zaman algısı bir deneyim sonrasında oluşmamıştır. O zaten insan anlığının kendiliğinden bir özelliğidir.

 

Başka bir ifadeyle ”a priori” olarak adlandırılan bilgiler, dış dünyadaki nesnelerin değil, insan aklının birer özelliğidir. 

 

Özetle Kant’a göre bilgi, iki kaynaktan gelenin birleşmesiyle oluşur: dış dünyadan gelen malzeme ve aklın bu malzemeye uyguladığı işlem. Kant bu işlemi, “Transendental Estetik” olarak adlandırır.

 

Transendental Estetik, dışarıdan alınan bilginin insan zihninde a priori bilgiler ışığında tekrar inşa edilmesidir. 

 

Dış dünya var olmasaydı, duyularımızın bize bildirdiği olay ve olgular olmayacaktı. 

 

Aynı şekilde bizim aklımız, anlığımız olmasaydı o zaman da dış dünyaya ilişkin algılarımız anlamlı bir bütün haline gelemeyeceğinden bilgi edinmemiz olanaksız olacaktı. 

 

Burada Kant felsefesinin bir başka önemli yönü ortaya çıkar. 

 

Madem ki, biz dışarıdan aldığımız malzemeyi her zaman zihinsel süreçten geçirerek bilebiliriz yani onu saf haliyle bilemeyiz. O zaman dışarıdan aldığımız şeyi hiçbir zaman “aslında olduğu gibi” bilemeyiz

 

“Aslında olduğu gibi” yani Kant’ın tabiriyle “numen”, özneyle herhangi bir bağlantısı olmaksızın var olan gerçekler demektir.

 

Bu gerçek, insan tarafından tanımlanamaz ve bilinemez. 

 

İnsan dış gerçekliği, zihni aracılığıyla ona katmış olduklarıyla ve yukarıda bahsettiğimiz gibi onu belli bir şekle ve kendisi için anlamlı bir bütüne dönüştürmesiyle bilebilir.

 

Dolayısıyla insan, şeyi kendisine göründüğü şekliyle bilebilir, yani Kant’ın tabiriyle “fenomen” i bilebilir. 

 

Fenomen, bir şeyin kendi gerçekliği değildir.

 

Fenomen, zaman ve mekan bağlamında insan zihninde ortaya çıkan ve özne tarafından algılanan gerçekliktir.

 

İnsan için bilinebilir ve tanımlanabilir olan şeydir. 

 

Kant’ın Ahlak Felsefesi ve Etik Anlayışı

 

Kant’ın bilgi felsefesine ilişkin vermiş olduğumu bu kısa ve giriş düzeyindeki bilgilerin ardından, şimdi de onun ahlak felsefesini yani “etik” anlayışını kısaca inceleyelim.

 

Kant’ın ahlak felsefesini anlayabilmek için, onun tarihin hangi döneminde yaşadığını ve yaşadığı dönemdeki diğer filozofların hangi felsefi sorularla ilgilendiğini bilmek önemlidir. 

 

İnsanlığın oldukça erken dönemlerinden itibaren, insanların ahlak konusunda anlayışları, din temelinde şekillenmiştir. 

 

Öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, zina yapmayacaksın gibi. 

 

Bu ahlaki kuralların, kutsal bir kaynaktan bir başka ifadeyle Tanrı’dan geldiğinin varsayılması, onlara tartışılmaz bir otorite vermiş, dolayısıyla insanlar ahlak üzerine çokta fazla düşünme ihtiyacı duymamıştır.

 

Ancak 16. ve 17. yüzyılda gelişmeye başlayan “bilimsel devrim” le birlikte, “aydınlanma” olarak adlandırılan büyük bir kültürel ve entelektüel hareket ortaya çıkmış, dinsel düşünce özellikle eğitimli insanlar arasında artan bir şekilde sorgulanmaya başlamıştır. 

 

Ünlü filozof Nietzsche’nin tabiriyle bu süreç, adeta Tanrının ölümü dür. 

 

Peki gerçekten Tanrı yoksa? O zaman, “kötülerin cezalandırılıp, iyilerin ödüllendirildiği tanrısal bir adalet sistemi” de yoktur.

 

Öyleyse insanlar neden ahlaklı olmak zorundadır?

 

İşte özellikle 17.yüzyıldan itibaren “ahlak felsefesi” nin temel sorularından biri budur. 

 

Tanrının sorgulanmaya başlaması, birçok açıdan insan zihninin üzerindeki prangaların ortadan kalkmasına yol açmıştır. 

 

Ancak, yüzyıllarca toplumsal düzen ve uyum için hayati bir rol oynamış olan “tanrı” ve “din” kavramlarının yerine ne konulacaktır?

 

Bu sorudan etkilenen birçok filozof, “seküler bir ahlak anlayışı” üzerine düşünmeye başlamıştır. 

 

İşte Kant’ın “ahlak felsefesi” üzerine ortaya koyduğu düşünceler de bu süreç içerisinde ortaya çıkmıştır. 

 

Kant’a göre, neyin “etik” olup olmadığını belirlemek için, dinsel inançlara ihtiyacımız yoktur. 

 

Bunun için insan aklı yeterlidir.

 

Kant’a göre insan aklı, onu harekete geçiren ona ne yapması gerektiğini söyleyen, “Hipotetik Emirler” ve “Kategorik Emirler” olmak üzere iki temel belirleyiciye sahiptir.

 

Hipotetik Emirler, koşullu emirlerdir. Örneğin “felsefe bölümünde okumak istiyorsam,  şu kadar puan almam gerekiyor” gibi. 

 

Kategorik emirler ise, hiçbir kayda ve şarta bağlı olmaksızın kesin ve mutlak olan emirlerdir.

 

Ahlak bu emirlerin konusudur. 

 

Ahlak açısından kategorik emirler, çeşitli formülasyonlar aracılığıyla anlaşılabilir.

 

Bunlara “maksim” denir. Bu maksimler doğrultusunda hareket ederek, hangi eylemin ahlaki olup olmadığına karar verebiliriz. Dolayısıyla “neyin ahlaki olup olmadığını belirlemek için” tanrıya ya da dine ihtiyacımız yoktur. 

 

Kant’ın ortaya koyduğu ilk maksim evrensellik prensibi olarak bilinir. 

 

Buna göre insan, herhangi bir eylemde bulunmadan önce bu davranışın her zaman ve herkes tarafından uygulanabilir olup olmadığına bakmak zorundadır. Yani aklın sesini dinlersek, akıl bunu emreder.  

 

İnsan, bir davranışta bulunmadan önce;

  • “Herkes benim gibi davransaydı dünya nasıl bir yer olurdu?”,
  • “Herkesin bu şekilde davrandığı bir dünyada yaşamak ister miydim? gibi sorulara cevap vermek zorundadır.

Eğer bu sorulara verilen cevaplar “hayır” ise o zaman bu davranış ahlaki olarak yanlıştır. 

 

Örneğin, hırsızlık yapmayı ele alacak olursak; hırsızlık yapmadan önce insan, hırsızlık eyleminin herkes tarafından yapıldığını, hırsızlığın olağan hale geldiği bir dünyayı hayal etmelidir. 

 

Mantıklı ve aklı başında bir insana göre böylesi bir dünyanın yaşanamaz olduğu bir gerçektir. Dolayısıyla hırsızlık yapmak ahlaklı bir davranış değildir. 

 

Ya da yalan söylemek?

 

Herkesin birbirine sürekli olarak yalan söylediği bir dünya nasıl bir dünya olur? İnsanlar arasında güvenin tamamen ortadan kalktığı bir dünyada yaşamak mümkün müdür?

 

Özetle bu maksim, “kendine yapılmasını istemediğini, başkasına yapma” şeklinde basitleştirilebilir. 

 

İkinci maksim ise, bizim insanlara nasıl davranmamız gerektiğiyle ilgilidir.

 

Bu maksim şöyle özetlenebilir:

 

“İnsanları her zaman kendi başına bir amaç olarak gör, onları asla kendi istediğin şeyleri elde etmenin bir amacı olarak görme.”

 

Kant’a göre her insan kendi başına bir amaç olup, diğer insanlar için değil kendisi için var olmuştur.

 

O, basitçe söylersek, çay içmek için kullanabileceğiniz bir çay bardağı değildir örneğin. 

 

Her insan akılcı ve özgür bir varlık olarak kendi istek, çıkar ve amaçlarına sahiptir. 

 

Örneğin karısını aldatan bir erkeği ele alalım; bu erkeğin karısını birey olarak önemsemediğini, onu sadece çocuklara bakacak ya da evi temizleyecek bir araç olarak gördüğünü söyleyebiliriz. 

 

Dolayısıyla, bu erkeğin davranışı ahlaklı bir davranış olarak görülemez. Çünkü karısını kendi başına bir amaç olarak görmemiş, onu birtakım ihtiyaçlarının giderilmesi için bir araç olarak görmüştür. 

 

Ancak bu iki maksim, bir eylemi ahlaki saymamız için yeterli değildir. 

 

Kant’a göre bir davranışa karar verirken, aynı zamanda dıştan gelen bir zorlama altında olmamamız da gerekir. 

 

Yani Kant’a göre, yalan söyleme fırsatın olmadığı için yalan söylememek ya da karını aldatma fırsatı bulamadığın için karını aldatmamak, senin ahlaklı bir davranış sergilediğin anlamına gelmez.

 

Kant, sonuçlara değil niyete odaklıdır. 

 

Bir eylemin ahlaki olup olmadığını belirleyen, sonuçlar değil, o eylemin hangi niyetle yapıldığıdır. 

 

Ahlaki olan, özgür iradeyle ve aklını kullanarak, yukarıda belirttiğimiz maksimler çerçevesinde yapılan bir eylemdir.

 

Örneğin fiyat konusunda küçük yaştaki bir müşterisini kandırmayan satıcı, bu davranışı “ortaya çıkar da satışlarım düşer” düşüncesiyle değil, sırf “hiç kimseye yalan söylememeliyim” düşüncesiyle yapmışsa, ahlaki bir eylemde bulunmuş olur.