Ziya Gökalp: Hayatı ve Fikirleri

Ziya Gökalp’in Hayatı

 

Ziya Gökalp, 1876’da Diyarbakır’da doğdu.

 

Eski Yunan filozoflarını okuduğu ve felsefeye merak saldığı gençlik yıllarında Doğu kültürüyle Batı kültürünü bağdaştıramamanın getirdiği bunalım sonucunda intihara sürüklendi.

 

Kendisini tabancayla öldürmeye kalkışan Gökalp, kurşun alın kemiğinden içeri girmediği için hayatta kaldı.

 

1895 yılında ailesinden gizli bir şekilde İstanbul’a gelen Gökalp, burada “Baytar Mektebi” nde eğitim almaya başladı.

 

II. Abdülhamit yönetimini yıkmayı amaçlayan gizli örgütlerle ilişki kurması, kovuşturmaya uğrayıp Taşkışla’da hapsedilmesi ve ardından memleketi Diyarbakır’a sürgün edilmesi hayatının bu dönemine rastlayan gelişmelerdir.

 

Ziya Gökalp, Diyarbakır’a sürgün edilmesinin ardından Meşrutiyet’in ilanına kadar Diyarbakır’da çeşitli memurluklarda bulundu.

 

1908 yılında Meşrutiyet’in ilan edilmesinin ardından ise İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır şubesini kurarak “Peyman” adında bir gazete çıkarmaya başladı.

 

Ziya Gökalp’in Düşünce Hayatı

 

Ziya Gökalp, Osmanlı Devletinin çöküş döneminde İttihatçıların akıl hocalığını üstlenen önemli bir düşünürdü.

 

Bir diğer ifadeyle bilim adamlığının yani Sosyolog kişiliğinin yanında bir ölçüde politikacılığı da vardı.

 

İttihat ve Terakki Cemiyeti‘nin 1909 yılında Selanik’te yapılan kongresine Diyarbakır delegesi olarak katılan Ziya Gökalp, bu kongrede İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Merkezi Umumi üyeliğine seçildi ve bu tarihten sonra Selanik’e yerleşti.

 

Burada Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem gibi isimlerle tanışan Ziya Gökalp, Genç Kalemler hareketine katıldı.

 

Genç Kalemler Dergisi‘nde kaleme aldığı yazılarında ve şiirlerinde genel olarak Osmanlılığı reddeden ve Türkçülüğü savunan bir çizgi izledi.

 

Bu dönemde bütün Türklerin siyasal birliğini savunan Ziya Gökalp, bu Turancı fikirlerini yine bu dönemde yazdığı bir şiirinde şöyle özetledi:

“Vatan ne Türkiye’dir Türklere; ne Türkistan; Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.”

 

Balkan Savaşları‘nın patlak vermesi ve Selanik’in Yunanistan tarafından işgal edilmesinin ardından İstanbul’a giden Ziya Gökalp; bu dönemde Ergani milletvekili olarak meclise girdi.

 

Yine bu dönemde Türk Ocağı’nın çalışmalarına katıldı.

 

Türk Yurdu Dergisi‘nde yazılar yazdı ve Türkçülük ideolojisini sistemleştirmeye çalıştı.

 

1913 yılında Türk Yurdu Dergisi‘nde yazdığı “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı ünlü makalesinde bir sentezi gerçekleştirmek istediği görülmektedir.

 

 

Türkçülüğün Esasları:

 

Ziya Gökalp, 1924’teki ölümünden bir yıl önce bütün düşüncelerinin toplu bir değerlendirmesi sayılabilecek “Türkçülüğün Esasları” adlı çalışmasını kaleme aldı.

 

Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması ve Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla birlikte Ziya Gökalp, artık Türkçülüğü bir anlamda Türkiyecilik olarak almaya başlamıştı.

 

Nitekim Türkçülüğün Esaslarında milleti şöyle tanımladı:

 

“Millet ne ırki, ne kavmi, ne coğrafi, ne siyasi, ne de idari zümredir. Millet lisanca, dince, ahlakça ve bediiyatça müşterek, aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bir zümredir.”

 

 

Gökalp’in Türkçülüğün Esaslarında ortaya koyduğu fikirler, Doğuyu ve Batıyı uzlaştırma çabası olarak okunabilir.

 

Bu amaçla, kültür ve medeniyet kavramları arasında bir ayrıma giden Gökalp,  medeniyetin uluslararası, kültürünse milli olduğunu ifade etmiştir.

 

Ziya Gökalp’a göre kurtuluş ve yükselme milli kültürü koruyarak Batı medeniyetine yönelmekle mümkündür.

 

Bilgili ve yöntemli bir çalışmanın ürünü olan medeniyet aydınların eseridir ve bu nedenle aydınlardan halka doğru yayılacaktır.

 

Dolayısıyla Türk aydınının iki temel görevi vardır. Batıya yönelerek oradan medeniyet almak ve ardından bu medeniyeti halka taşımak.

 

Ancak aydınlar medeni bir millet yaratabilmek için yalnız medeniyete değil, milli kültüre de yönelmelidir.

 

Çünkü sadece Batı medeniyetini almakla belki medeni olunabilir ancak millet olunamaz.

 

Millet olmak için kültür gerekir.

 

Bu süreci “Garba Doğru” ve “Halka Doğru” şeklinde ikili bir biçimde formüle eden Ziya Gökalp’e göre aydınlar halka medeniyeti götürürken halktan da kültürü yani “hars” ı almak zorundadır.

 

Çünkü kültür, yabancı medeniyetlerin etkisiyle karışıp bozulmamış olan halk tabakalarında bulunur.

 

Ziya Gökalp’e göre ulusal kültür yani hars ile uygarlık yani medeniyet arasındaki farklar şöyle özetlenebilir:

 

  •  Medeniyet uluslararası olduğu halde, kültür millidir,
  •  Medeniyet bir milletten başka bir millete geçebilir, fakat kültür geçemez.
  • Bir millet, medeniyetini değiştirebilir; fakat kültürünü değiştiremez,
  •  Medeniyet iktisadi, bilimsel ve hukuki fikirlerin toplamı iken; kültür dini, ahlaki ve estetik fikirlerin toplamıdır.