Cengiz Han ve Moğollar Türk Mü?

Moğollar ve Türkler tarihsel ve kültürel olarak birbirlerinden oldukça etkilenen ve aynı dil ailesine mensup olan iki ayrı etnik topluluktur.  

 

Moğolların Türk olduklarını ispatlamaya yönelik bazı iddalar ortaya atılmıştır. Ancak bu iddialar, hemen hemen aynı coğrafyada yaşayan ve benzer kültürel unsurları paylaşan iki ayrı ulusun, bazı tarihi kaynaklarda birlikte zikredilmesinden kaynaklıdır.

 

Moğollar ve Türkler arasındaki ilişki, benzer coğrafyalarda yaşamaları ve zaman zaman birbirleri üzerinde kurdukları egemenliklerle ilgilidir.

 

Özellikle Hunlar’dan itibaren Moğollar ile Türkler arasındaki temaslar sıklaşmış, Büyük Hun Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte Asya’da oluşan güç boşluğu, Juanjuanlar gibi Moğol kökenli topluluklar tarafından doldurulmuştur.

 

Moğollar daha sonra, 6. yüzyılın ortalarından itibaren, önce Göktürk ve ardından Uygur hâkimiyetine girerek Türk kültürü ve devlet geleneklerinden önemli ölçüde etkilenmişlerdir.

 

Özetle Moğollar, tarihin belli bir evresinden sonra ya Türklerin yönetimleri altında yaşamışlar ya da Türklerin boşalttıkları sahalarda, yönetimi Türklerden devralmışlardır.

 

Bu kültürel ve tarihsel etkileşimin bir sonucu olarak, ortaya atılan bir başka iddaa ise Cengiz Han’ın Türk olabileceğidir.

 

Bu iddaaya göre Cengiz Han’ın mensubu olduğu Borçigin/Börtegin sülalesi bir Kazak boyudur ve bu nedenle Cengiz Han Türk’tür.

 

Ancak bu iddaa bilimsel olarak kanıtlanabilmiş bir iddaa olmadığından, Tarihçilerin büyük bir bölümü Cengiz Han’ı anadili Moğolca olan bir Moğol hakanı olarak kabul ederler.

 

Ancak yukarıda da belirtmiş olduğumuz gerekçelerle, Moğollar ve dolayısıyla Cengiz Han’ın Türk kültürü ve devlet geleneklerinden önemli ölçüde etkilendiklerini kolaylıkla söyleyebiliriz.

 

Bu bağlamda örneğin;

 

  • Cengiz Han; Hun, Göktürk ve Uygur devletlerinin cihan hakimiyeti fikrinden etkilenmiş ve soyunu tıpkı Göktürkler gibi Borteçina’ya yani Bozkurt’a dayandırmıştır. Cengiz Han’ın bu yolla kendini evrenin hâkimi sayması ve bu hakimiyetin meşruiyetini de ilahi kaynaklara dayandırmak istemesi, onun Hun ve Göktürk devlet geleneklerinden  önemli ölçüde etkilendiğini göstermektedir.

 

  • Tanrı anlayışının ve inancının Kağan’da temsil edilmesi de Türk kökenli bir gelenektir. Bu geleneğe göre Tanrı tarafından görevlendirilen Türk kağanı, yeryüzünde Tanrının temsilcisi ve gölgesidir. Nasıl ki, gökyüzünde bir Tanrı vardır, aynı şekilde yeryüzünde de bir Hakan olacaktır.

 

  • Bir diğer örnek, Moğolların Cengiz Han’ın dünyaya gelişini ilahi bir olay olarak görmesidir. Oğuz Kağan’ın doğumundan kırk gün sonra yürüyüp, avlanması gibi; Cengiz Han’da doğarken avucunda tuttuğu bir kan pıhtısıyla dünyaya gelmiştir.

 

  • Ayrıca Cengiz Han’ın kurduğu devletin merkezi olarak, Türklerin kutlu vatan saydığı ve Göktürk, Hun ve Uygulara başkentlik etmiş olan Ötüken yakınlarındaki Karakurum’u (Karakorum) seçmesi de yine Türk etkisiyle açıklanabilir.

 

  • Son bir örnek ise “yerleşik hayata geçen ilk Türkler” olarak bildiğimiz Uygurların, Moğol İmparatorluğunun teşkilat yapısında oldukça etkili olmalarıdır. Uygular, Moğol İmparatorluğunun yönetici kademelerinde yoğun olarak yer almış; Uygurca, Moğol İmparatorluğunun diplomatik dili haline gelirken, Uygur alfabesi de Moğol İmparatorluğunun resmi alfabesi olmuştur.

 

 

Türkler ve Moğollar arasındaki bu ilişki, Cengiz Han’ın fetihleri sonucunda da benzer bir süreç izlemiş ve daha da güçlenmiştir.

 

Başlangıçta Türk kavimlerinden pek çoğu, Cengiz Han’ın yönetimini kabul etmiş, ancak daha sonra Türklerin yoğun olarak yaşadığı yerlere gelen Moğollar, zamanla Türkleşmişlerdir. Bu durumun oluşmasındaki en temel neden, Türklerin sayıca Moğollardan oldukça fazla olmasıdır.

 

Bu bağlamda ünlü tarihçi Zeki Velidi Togan’ın da belirtiği gibi, Cengiz Han tarafından kurulan bu devletin, bir “Türk-Moğol” görüntüsü verdiğini söyleyebiliriz.

 

Ünlü Fransız Türkolog Jean Paul Rox ise Türkler ve Moğollar arasındaki ilişkiyi Türklerin Tarihi: Pasifikten Akdeniz’e 2000 Yıl adlı eserinde (s.270) şöyle anlatmıştır:

 

Moğolların yapmaları gereken çok şey vardı ancak sayıları oldukça azdı. Adriyatik Denizi’nden, Çin ve Hint denizlerine at koşturmuş ve belki yirmi milyon metrekare genişliğinde bir alanı ele geçirmiş olan bu halk, ancak birkaç yüz bin kişiden ibaretti! Altay bozkırlarınınn insanları olan Türkler, Moğollar, Tunguzlar tüm halkları bir araya getiren konfederasyonlara başından beri alışkındılar. İki Türk boyu arasındaki mesafe, bir Türk boyu ile bir Moğol arasındaki mesafeden fazla değildi. Dillerinin aynı olmamasına karşın söz dizimsel kuruluşları aynıydı; dolayısıyla aynı düşünme tarzına sahiptiler. Kitleler halindeydiler: Yukarı Asya’nın büyük göçebe toplulukları, Uygurlar, Karahitaylar ve kuşkusuz İran Türkmenleri ve Afganistan Türkmenleri ve nihayet Bulgarlar her yer de özellikle de Batı Asya ve Doğu Avrupa’nın savaş alanlarında her zaman Moğollardan sayıca çoktular. Cengiz Han elindekileri çocukları arasında paylaştırmaya karar verdiğinde, oğlu Çağatay’a ancak dört bin Moğol verebilmiştir. Diğerleri ne olacaktı? Moğolistan hemen hemen sadece Moğollara ait bir yerleşim yerine dönüştüğüne göre yurtlarına dönmeleri gerekecekti. Yurdundan ayrılanlarsa bu kez Türkler olacaktı.”

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.