İslam Düşünce Tarihinde Felsefe

       

Bu yazımızda İslam düşüncesinde felsefenin yeri, islam ve felsefe ilişkisi ve İslam’da felsefe var mıdır? gibi sorulara İslam dünyasında felsefeyle ilgilenmiş düşünürler üzerinden kısaca yanıt vermeye çalışacağız. 

   

Grekçe “sevmek, istemek, peşinden gitmek” gibi anlamlara gelen fila kelimesi ve “bilgi” anlamında kullanılan sophia kelimesinin bir araya gelmesinden türetilen felsefe kelimesi, “bilgi sevgisi” demektir. Bu anlamda Filozof ise “bilgiyi arayan ve bilgiye ulaşma çabasında olan” insan demektir.

 

Felsefe, özellikle Abbasi halifesi Memun’un özel arzusu ve desteği neticesinde Bağdat’ta oluşturulan Beyt-ül Hikme adlı kurumdaki tercümelerle İslam dünyasının gündemine girmiştir. Felsefi eserleri Arapçaya aktarmak gayesiyle Oluşturulan Beyt-ül Hikme, Abbasi hilafetinin merkezi olan Bağdat’ta 830 yılında kurulmuştur.

 

İlk Müslüman filozof olarak kabul edilen Kindi’nin de (801?-866?) yöneticilik yaptığı Beytü-l Hikme, İslam dünyasında ilk felsefi çalışmaların başlangıç noktasıdır. Bu kurumda Antik Yunan düşüncesi başta olmak üzere insanlığın bütün birikimi Grekçe, Süryanice, Pehlevice, İbranice gibi diller üzerinden Arapçaya aktarılmıştır. Bu çeviri faaliyetleri, antik yunan felsefesinin muhafazasında İslamiyet’i önemli bir yere koymuştur.

   

Öteden beri değer verilen felsefi metinlerin Arapçaya çevrilmesi, bir yönüyle İslam felsefesini etkilerken diğer yönüyle de bu metinlerin muhafaza edilmesini ve zamanı geldiğinde Batı dillerine aktarılmasını sağlamıştır.

 

Müslüman dünyada her ne kadar ilk dönemlerde din-felsefe uzlaştırması diyebileceğimiz bir çaba öne çıksa da zaman içinde Müslümanlar felsefeye soğuk bakan ve reddeden bir tutum sergilemeye başlamışlardır. İlk dönemlerdeki bu felsefe-din uzlaştırması çabalarına şu örnekler verilebilir: Kindi’nin vahyi esas alıp felsefeyi ona doğru çekmeye çalışması, Farabi’nin felsefeyi esas alıp vahyi ona göre yorumlama gayreti ve İbn Rüşdün felsefeyi ve dini aynı kaynaktan beslenen iki kardeş olarak görüp uzlaştırma çabaları.

   

Din-Felsefe uzlaştırması çabalarına önemli bir diğer örnek İmam Gazali’dir (1058-1111).

 

İmam Gazali, İslam tarihine daha sonraları bir geleneğe dönüşecek olan“tehafütler geleneği” (konulara eleştirel yaklaşma) adındaki bir tartışma zeminini armağan etmiştir. İmam Gazali, felsefenin tamamına olmasa da, vahye ve dinin temel verilerine aykırı gördüğü kısımlarına eleştiriler getirmiştir. Felsefeyi mantıkiyyat, tabiiyyat, riyaziyyat ve ilahiyyat kategorilerine ayıran Gazali, mantıkiyyat ve riyaziyyat kısımlarını kabul ederken; tabiiyyat kısmında bazı yaklaşımlara mesafeli durmuş; en yoğun eleştirilerini ise ilahiyyat kısmına getirmiştir.

 

Ona göre ilahiyyat alanında, dinin vermiş olduğu bilgileri esas almayıp da salt akla göre hareket eden filozoflar, büyük ölçüde yanılgıya düşmekte ve vahye aykırı anlayışlara sapmaktadırlar. İmam Gazali ayrıca Felsefeyi ve filozofları anlayabilmek için Makasıdül-Felasife” isimli bir eser yazmıştır.

   

İslam felsefe geleneğinde önemli bir yer edinen diğer isim ise Farabi (872-950)’dir. Farabi, mantık ve siyaset felsefesinde yaptığı çalışmalarla bilinir. Hatta mantık alanındaki çalışmaları o kadar önemlidir ki, kendisi büyük Yunan Filozofu Aristo’ya nispetle Muallim-i Sani olarak anılır. Aristo ise Mantığın esaslarını belirleyen isim olarak Müslüman dünyada Muallim-i Evvel olarak anılır.

   

İslam felsefe geleneğinin zirve ismi olarak kabul edilen İbn-i Sina (980-1037)ise kendisinden önceki birikimleri derleyip toparlayarak bir felsefe sistemi kurmuştur.

   

Son olarak Davud-i Kayseri, Molla Fenari, Hocazade Muslihiddin, Hasan Kafi Akhisari, Kemalpaşazade, Taşköprizade, Katip Çelebi, Kınalızade Ali Efendi, Abdullah Bosnevi, İsmail Ankaravi, İsmail Hakkı Bursevi, Yanyalı Esad Efendi gibi Osmanlı düşünürlerini de İslam felsefe geleneğinin temsilcileri olarak sayabiliriz.