Siyasal Düşünceler Tarihi

Montesquieu’nun Siyaset Felsefesi ve Sosyolojisi

Montesquieu, kurgusal bir durumdan yola çıkmak yerine, olguları anlamayı ve aralarında nedensellik bağı kurarak bu olguları açıklamayı amaçlar. Ona göre olgusal düzeydeki çeşitlilik, az sayıdaki tipler içinde örgütlenebilir, yani bunlar temel ilkeler ve bilimsel yasalar içine yerleştirilebilir.

 

Kendisinden önce hukuk ve siyasetin kurallarının değişmez olduğu, tanrıdan kaynaklandığı ve bu nedenle zamana ve mekana göre değişiminin söz konusu olmadığı gibi bir anlayış hâkimken; Montesquieu, insanın değişken karakterine ve özellikle iklimin toplumların hukuk ve siyaset düzeni üzerindeki çok ciddi etkilerine değinerek bu anlayıştan kopmuştur. 

 

Bu anlamda kimilerine göre siyaset biliminin kimilerine göre ise sosyolojinin kurucusu sayılan Montesquieu’nün insanla ilgili olaylara bakış açısının Newton’un fizik olaylarına bakışıyla aynı olduğu ileri sürülebilir.

 

Montesquieu benimsemiş olduğu bu yöntemi bir ülkenin siyasal sistemini ve hukuksal yapısını incelemek için kullanır.

 

Bunun için, iklim, coğrafya, gelenekler, nüfus, ekonomik yaşam gibi pek çok değişkene bakmak ve bunlar arasındaki ilişkileri açıklığa kavuşturma gereği duymuştur.

 

Çünkü ona göre, bir ülkenin hukuksal yapısı olan yasaları anlamak, ancak onları ortaya çıkaran değişkenleri ve bu değişkenler arasındaki ilişkileri keşfetmekle mümkündür.

 

Bu nedenle “yasaları değil, yasaların ruhunu inceliyorum. Bu ruh, yasaların çeşitli şeylerle olan ilişkilerinde bulunur.” der.

 

Yasalar yapıldıkları topluma, ulusa özgü olacaklardır ve bir ulusun yasalarının başka bir ulusa uygun düşmesi, her ulusun kendine özgü şartları nedeniyle mümkün değildir.

 

İnsanların belli yasalarla oluşturulmuş bir yönetim biçimine itaat etmeleri ve ona destek vermeleri, ancak yönetimin yasalarıyla uyuşan başat bir ilke ile hareket etmeleri sayesinde gerçekleşir.

 

Bu temel ilke, insani bir tutkudur ve yönetim biçimlerine göre farklılaşır.

 

Yani Montesquieu’ye göre, yönetimlerin doğasının dayandığı tarihsel bir yapı, toplumsal koşullar vardır; yasa koyucunun iradesini bağlayan ve onu keyfi davranmaktan alıkoyan bu yapı, yönetimin ilkesidir.

 

 

Montesquieu ve Yönetim Biçimleri

 

Montesquieu bu bakış açısını yönetim biçimleri konusunda da sürdürür, evrensel bir yönetim modeli sunmaz ona göre doğaya en uygun yönetim biçimi, hangi ulus söz konusu ise o ulusun özel yapısı bakımından çıkarına en uygun düşen yönetim biçimidir.

 

Montesquieu cumhuriyeti halkın tümünün ya da bir parçasının egemen gücü elinde bulundurması olarak tanımlamıştır.

 

Egemen güç halkın tümünün elinde olursa demokrasi, bir kısmının elinde olursa aristokrasi ortaya çıkar.

 

Her yönetimin varlığını sağlayan temel ilke cumhuriyette “siyasal erdem” dir.

 

Siyasal erdem yurt sevgisidir, yurt çıkarlarını kişisel çıkarlar üstünde tutmaktır.

 

Yönetimde bulunanların bu ilkenin yerleşmesi ve yaşatılması için sorumlulukları vardır. Bu sadece yasalar sayesinde gerçekleşemez, eğitim de yurt sevgisinin yerleşmesi açısından önemlidir.

 

Monarşi yönetimi ise, Montesquieu’nün modern toplumlar için ideale en yakın gördüğü yönetim biçimidir. Bu yönetim biçimini ayakta tutan temel ilke “onur” dur.

 

Montesquieu, monarşiyi ılımlı bir yönetim biçimi olarak görür; özgürlüklerin ortadan kaldırılmadığı, kralın iktidarının “aracı” kurumlarla sınırlandırıldığı bir yönetimdir monarşi.

 

 

Ara erkeler kuşkusuz kralın iradesine bağlıdır, ama kral da onlara bağlıdır, onların yokluğunda kralın bir despota dönüşmesine Montesquieu kesin gözle bakar.

 

Soylular tabakasının varlığı monarşiler için vazgeçilmezdir; çünkü halk kraldan, kral da halktan soylular sayesinde korunmaktadır.

 

Ayrıcalıklara, soyluluğa, üstünlük duygusuna ve sınıflara dayanan monarşik yönetimde soyluların şan ve şeref kazanma hırsı ve tutkusu ayrıcalıkların korunmasını ve üstün tutulma isteklerini gerçekleştirecektir.

 

Bu bağlamda kişisel tutkular cumhuriyeti bozulmaya uğratan nedenler iken, ilkesi onur olan monarşide bu tutkular tehlikeli olmaktan öte yaşamsaldır.

 

Monarşinin tam tersi olan despotizm, ara erklerin, farklılıkların ve özgürlüğün bulunmadığı, iktidarın tek kişinin elinde bulunduğu bir rejimdir ve despotizmin temel ilkesi “korku” dur.

 

Bu rejimde eğitim iyi yurttaş yetiştirmek işlevini değil, korku salmak işlevini yerine getirir. Montesquieu, despotizmin doğu toplumlarında var olmaya elverişli bir yönetim biçimi olduğunu belirtir.

 

Montesquieu’ye göre özgürlük, “yasaların izin verdiği her şeyi yapma hakkıdır”. Dolayısıyla özgür olabilmenin en önemli koşulu yasaların izin verdiği ölçüde her şeyi yapabilmektir.

 

Herkesin istediği her şeyi yapabilme hakkının olduğu bir ortamda, “her birey bir diğerinin karşısına dikilmiş bir engel” dir ve aslında bu özgürlüğün tümüyle kaybedileceği anlamına gelir.

 

 

Montesquieu ve Kuvvetler Ayrılığı

 

 

Fakat Montesquieu’ye göre, yasalar özgürlüğün gerekli bir koşulu olmakla beraber yeterli koşulu değildir.

 

Kişiler ele geçirdikleri iktidarı kötüye kullanma eğiliminde olabilirler. Bunu engellemek yöneticinin kişiliğine ve hatta erdemine bırakılamayacak kadar önemlidir.

 

Kurumsal bir sınırlama ile karşılaşmadıkça, iktidarı kötüye kullanma her zaman için rastlanabilecek bir şeydir.

 

Bu nedenlerden dolayı gücün güçle sınırlandırılabileceğinden hareketle, devletin temel işlevlerini üç erk düzeyinde ayıran ve bunların rollerini açık bir biçimde çizen ilk düşünür Montesquieu’dür.

 

Montesquieu yasama erkinin halkın seçtiği temsilciler tarafından oluşturulması gerektiği belirtir; ancak bu yeterli değildir.

 

Ülkede “doğum, servet ve mevki” bakımından seçkin olan kişilerin, toplumsal statülerine orantılı olarak yasama organında pay sahibi olmaları gerekir.

 

Bunun için de Montesquieu’nün benimsediği yasama modeli, halkın temsilcilerinden ve seçkinlerden oluşan iki ayrı meclis tarafından oluşturulur.

 

Yürütme erki, yasama tarafından atanırsa ya da bu organ yasama içinden çıkarsa, özgürlüklerin önüne bir engel dikilmiş olur. Yürütme erki yasamadan tamamen bağımsız bir siyasal erkin, kralın elinde olmalıdır.

 

Bu bağlamda Montesquieu, parlamenter sisteme karşı bir düşünürdür. Montesquieu, erkler ayrımı kuramında yargı erkini diğerlerine nazaran daha az önemsemiştir.

 

Yargı, adeta cansız varlıklardan oluşan, tek bir ağızdan yasaları okuyan insanların bir araya geldiği bir organdır. Yasama ve Yürütme erkleri Yargı organının bağımsızlığını ortadan kaldıramaz.

 

Montesquieu, erkler ayrımı sistemiyle, erklerin arasında bir denge, fren mekanizması kurmuş, hatta yasama organını bile ikiye ayırarak karşılıklı denge ve denetleme mekanizmaları oluşturmuştur.

 

 

 

 

Sonuç olarak,

 

Montesquieu için bu üç erk her şeyden önce farklı ellerde toplanmalıdır. Böylece hem özgürlükler güvence altına alınır hem de toplumsal güçler arasında bir denge sağlanmış olur.

Bu yazı size yardımcı oldu mu?

Ortalama 3.2 / 5. Oy sayısı 12

Geri bildiriminiz bizim için oldukça önemli, lütfen oylayınız.

Bizi Sosyal Medya Hesaplarımızdan Takip Edebilirsiniz.

Geliştirebilmemiz için lütfen yazıda bulduğunuz eksiklikleri belirtiniz:

Başa dön tuşu