Kırım Tatarları ve Nogayların Anadolu’ya Göçleri

İnsanların göç etmelerinin yani bir yerden kalkıp başka yerlere yerleşmelerinin, ana yurtlarını terk edip kendilerine yeni yurtlar aramalarının tarih boyunca değişik nedenleri (iklim değişiklikleri, ekonomik nedenler gibi) olmuştur.

 

18. yüzyılın son çeyreğinden itibaren ise bu nedenlerin arasına milli ve siyasi nedenler de eklenmiştir.
Bu nedenlere sahip göçlerden en fazla etkilenen ülkelerden birisi ise hiç şüphesiz Batı ve özellikle de Rus emperyalizminin hedefi konumundaki Osmanlı İmparatorluğu olmuştur.
Gerçekten de 19. yüzyılda Rusya’nın Kafkas ve sonrasında Balkan Müslüman halklarını Osmanlı topraklarına göç etmeye zorlamasıyla ortaya çıkan bu göçler, 18. yüzyılın son çeyreğinden 20. yüzyılın başlarına dek Osmanlı devletini en çok uğraştıran sorunlar arasında yer almıştır.

           
1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması, bu göçler için bir başlangıç noktasıdır. Küçük Kaynarca’dan sadece on sene sonra 1783’te Kırım’ı ilhak eden Rusya, Osmanlı topraklarına doğru gelişen ilk büyük çaplı göçü teşvik etmiştir.
Rus Emperyalizmi bundan sonraki 150 yıl boyunca, büyük Müslüman – Türk göçlerinin Kırım’dan, Kafkasya’dan ve Balkanlar’dan Osmanlıya akmasına neden olmuştur.
Kırım göçlerini, Çerkez, Çeçen, Abaza gibi Kafkas halklarının göçlerinin oluşturduğu Kafkas göçleri izlemiş, ardından 1877–78 Osmanlı – Rus savaşı sonrasında imzalanan Berlin Antlaşması’nın etkisiyle tetiklenen Balkan göçleri gelmiş ve nihayet 1926 yılında yaşanan Nüfus mübadelesiyle Batı Trakya’da yaşayan Müslümanlar Türkiye’ye gelmiştir.
 
Kırım’daki siyasi ve sosyal şartların mecbur bırakmasıyla burada yaşayan Müslüman halkın Osmanlı Devleti’ne yönelik göçü, Rus İmparatorluğu’nun Kırım Hanlığını ortadan kaldırdığı ve kendi hâkimiyeti altına aldığı 1783 yılından itibaren başlamıştır.

Rusya’nın Kırım’ı kendi hâkimiyeti altına alma süreci, 1768 – 1774 Osmanlı – Rus Savaşı sonunda imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile başlamıştır.

 

Bu anlaşma ile Kırım Hanlığı üzerindeki Osmanlı himayesi son bulmuş ve Kırım bağımsız bir devlet statüsüne kavuşmuştur. Ancak, nihai hedefi Kırım’ın bağımsızlığından ziyade burayı ilhak etmek olan Rusya, yaklaşık 10 yıl gibi kısa bir süre içerisinde, bu hedefine ulaşmıştır.
           
Kırım’ın ekonomik ve ticari potansiyelinin yanı sıra stratejik ve coğrafi konumuna bağlı olarak, Rusya’nın İstanbul’a ve sıcak denizlere yönelik politikası için de çok önemli bir bölge olması, Rusya’yı burada kalıcı bir hâkimiyet kurmaya teşvik etmiştir.

 

Bölgede yaşayan Müslüman nüfusu, bu hâkimiyetin kurulabilmesinin önündeki en büyük engel olarak gören Rusya, bu nüfusu bölgeden uzaklaştırmayı ve bölgedeki demografik üstünlüğü Slav ve Hristiyan unsurlar lehine değiştirmeyi ana hedef olarak belirlemiş ve bu hedefi gerçekleştirmek için çok yönlü bir sömürge, iskân ve asimilasyon politikası uygulamaya başlamıştır.

 

Kırım Müslümanlarının ellerinden toprakları alınmış ve bu insanlar geçim sıkıntıları içerisine düşürülmüştür.
Ekonomik baskıların yanı sıra dini ve kültürel baskılarda Kırım Tatarları için Kırım’da yaşamayı çok zor bir hale getirmiş; nihayet kendilerine yaratılan bu zor koşullar karşısında Kırımlılar, çareyi yurtlarını terk ederek Osmanlı topraklarına göç etmekte bulmuşlardır.

 

İlk başlarda nispeten küçük ölçekli diyebileceğimiz bu göçler, 1853 – 1856 yılları arasında yaşanan Kırım Savaşı sonrasında büyük boyutlara ulaşmış ve 1783’ü takip eden 150 yıl boyunca hemen hemen kesintisiz bir biçimde devam eden bu göçlerin en büyüğü, bu savaşı takip eden on yıl içerisinde gerçekleşmiştir.
           
Osmanlı Devleti’nin göçmenlere yönelik politikası, onların bir an önce uygun bölgelerde iskân edilmelerini ve bu bölgelerde üretken bir hale gelmelerini amaçlıyordu. Bu nedenle göçmenleri vergiden ya da askerlikten muaf tutmak ya da onlara üretim hayvanı sağlamak gibi çeşitli önlemlere başvurulmuş olsa da, bu önlemlerin göçlerin devam ettiği geniş zaman dilimi boyunca değişmeden kaldığı söylenemez.

 

Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasi, sosyal ve ekonomik şartların değişmesi göçmenlere yönelik iskân politikalarının da zamanla farklılaşmasına yol açmıştır.

 

Ancak kesin olan nokta şudur ki, muhacirlere kucak açma noktasında köklü bir geleneğe sahip olan Osmanlı İmparatorluğu, hemen hemen hiçbir göçmen kafilesini geri çevirmemiştir. Bu dönemde Kırım’dan Osmanlı topraklarına göç edenlerin sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte, kesin olarak bilinen nokta, göç edenlerin sayısının Kırım’da kalanların sayısından çok daha fazla olduğudur.

Göçmenler, Osmanlı topraklarına genellikle gemi yoluyla gelmişler ve devlet tarafından önceden belirlenen limanlara çıkarak bu limanlardan geçici ya da daimi olarak iskân edilecekleri bölgelere gönderilmişlerdir. Bu insanların büyük çoğunluğu ilk etapta Balkanlar’a yerleştirilmiş olsa da, Balkanlar’ında kısa bir üre içerisinde Osmanlı hâkimiyetinden çıkmış olması, ikinci kez ve bu sefer Anadolu içlerine doğru bir göçü teşvik etmiştir.
           
Bugün Türkiye’nin hemen her yerinde Kırım göçmenlerinin torunlarına rastlanabilmekle beraber bu insanların daha yoğun olarak Trakya, Marmara, İç Anadolu ve Çukurova bölgelerinde yaşadıkları görülmektedir.

 

Nogay köylerinin yoğunlukta olduğu yerler ise, tıpkı Anavatanlarında olduğu gibi Bozkır özelliğine haiz İç Anadolu ve Çukurova bölgesidir.

 

Tuz gölü civarında birçok Nogay köyüne rastlamak mümkündür.

 

Örneğin Konya’nın Kulu ilçesine bağlı Kırkkuyu, Boğazgören, Ağılbaşı ve Seyitahmetli köyleri ile Ankara’nın Şereflikoçhisar ilçesine bağlı Akin, Şekerköy ve Doğankaya köyleri bu köylerden bazılarıdır. Çukurova bölgesinde ise en önemli örnek, 1859 – 1860 yıllarında Nogay göçmenleri tarafından “Yarsuvat” adıyla kurulan Ceyhan’dır.

Kırım göçmenlerinin iskân edildiği diğer önemli bölgelere Eskişehir ili ile Kırım göçmenleri tarafından kurulan Balıkesir’in Manyas ve Karaman’ın Ayrancı ilçeleri örnek olarak verilebilir.