Varoluşculuk Nedir? Kısaca Varoluşcu Felsefe (Egzistansiyalizm)

Türkçeye “varoluşçuluk” olarak çevrilen egzistansiyalizm (exister), öncelikle felsefî bir düşünüş veya hareketin adıdır.

 

Başlangıcını veya temellerini Blaise Pascal, Bergson hatta Sokrates’e kadar götürenler olmakla birlikte egzistansiyalizm asıl, XIX. yüzyılın ortalarından sonra şekillenmiş, 1930’lu yıllardan sonra yaygınlık kazanmıştır.

 

İlk büyük temsilcisi Danimarkalı filozof Sören Kierkegaard’dır.

 

Daha sonra Frederic Nietzche, Karl Jaspers, Gabriel Marcel, Martin Heidegger, Jean Paul Sartre, Simon de Beauvoir, Merlau-Ponty gibi filozof veya filozof-yazarlar, varoluşçuluk felsefesini geliştirip savunan şahsiyetler olmuşlardır.

Sanatta/edebiyatta varoluşçuluk, 1935’lerden itibaren hayat bulmaya başlamış, İkinci Dünya Savaşından sonra daha da güçlenmiştir. 1955’lerden sonra zayıflayarak yerini başka akımlara bırakan egzistansiyalizm, bugün de yer yer varlığını sürdürmektedir.

 

Egzistansiyalizm; tamamıyla egzistansiyalist felsefe üzerine oturtulan ve insanın varoluş problemini edebiyat yoluyla geniş kitlelere aktarmayı esas alan bir sanat/edebiyat akımıdır.

 

Ünlü Varoluşcu Filozof Jean Paul Sartre, egzistansiyalizmin doğup geliştiği ortamı şöyle özetler:

 

“Varoluşculuk; “köklerinden kopmuş temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, topluma yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren bir felsefedir. Bu felsefe daha çok, toplum içinde yaşayan bireyin tehdit altında olduğu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insan manasız bir varlık hâline geldiği, kendi kendini yitirmek tehlikesinin baş gösterdiği yerde ortaya çıkar.”

 

 

Bu anlamda egzistansiyalizm, XIX. yüzyılın ortalarından itibaren bir yığın yozlaşma karşısında bunalıma düşen insanın varlık ve kimliğini yeni baştan sorgulamayı esas alan bir felsefedir.

 

Adı geçen felsefenin merkezinde insan ve onun varoluş problemi vardır.


Varoluşçuluğun kurucusu durumundaki Sören Kierkegaard, bu noktada büyük ölçüde Sokrates’e dayanır ve onun “kendini bil” ilkesinden hareket eder.

 

Böyle bir ilke, hiç şüphesiz, “Ben kimim?” sorusu ile çok yakından alâkalıdır. Bu sorudan hareket ederek insanı yapı ve dinamik oluş birliği içinde tanımaya çalışan egzistansiyalizm, o güne kadarki felsefelerden tamamen farklı bir yöntem izler.

 

Zira bütün felsefeler, varlığa -dolayısıyla insana- soyut bir yaklaşım içinde olmuşlardır. Yani onların yaklaşımında herhangi bir varlık (Ali veya Veli) değil, genel varlık (insan) ve onların özü esas olmuştur.

 

Hâlbuki egzistansiyalizm, tam bunun zıddına bireyseldir, bireye dayanır ve bilfiil birey (Ali veya Veli) üzerinde durur. Çünkü gerçek varlık insanın kendi ferdiyetinde; gerçek bilgi de insanın kendini bilmesindedir.

 

Kısacası egzistansiyalizm, obje (nesnel algı) üzerinde değil süje (öznel algı) üzerinde yoğunlaşan öznel bir felsefedir.

İnsanın kimliği, varlığı, kendine ve topluma karşı olan sorumluluklarını yeniden sorgulayan egzistansiyalizm, bu sorgulamasını -adından da anlaşılacağı gibi-, “var olma” problemi üzerinde yoğunlaştırır.

 

Aslında var olma problemi, insanlığın başlangıcından beri bütün felsefî ekollerin ve dinlerin üzerinde fikir yürüttüğü ve farklı izahlar getirdiği bir konudur. Platon’un idea ve eidola ayrımıyla başlayan ve varoluşçuluğa kadarki felsefî ekoller ve dinlerin bu konudaki ortak fikri; “Öz, varoluştan önce gelir.” cümlesiyle özetlenebilir.

 

Hâlbuki varoluşçuluk felsefesinde durum tamamıyla bunun zıddıdır. Önce mevcut (var olan) vardır. Öz varoluştan sonra hayat bulur. Bu sebeple insan önceden tarif edilemez. Çünkü o, yaşamaya başlamadan önce hiçbir şey değildir. Sartre bu konuda şunları söyler:

 

“Varoluş özden önce gelir. İyi ama, bu ne demektir. Şu demektir: İlkin insan vardır; yani insan önce dünyaya gelir, var olur, ondan sonra tanımlanıp belirlenir, özünü ortaya çıkarır. Varoluşçuya göre insan daha önceden tanımlanamaz, belirlenemez; hiçbir şey değildir o zaman. Ancak sonradan bir şey olacaktır ve kendini nasıl yaparsa öyle olacaktır.”