Sümerler Kimdir? Sümer Medeniyetinin Tarihsel Önemi ve Özellikleri

Sümer Medeniyetinin Ortaya Çıkması

 

Dünya üzerindeki ilk medeniyeti inşa ettikleri kabul edilen Sümer uygarlığı, yaklaşık olarak milattan önce 5 binli yıllarda Mezopotamya’da ortaya çıktı ve neredeyse iki bin yıl ayakta kaldı.

 

Dünya tarihindeki ilk uygarlığın Mezopotamya’da ortaya çıkması sadece bir tesadüften ibaret değildi.

 

“Medeniyetin Beşiği” olarak bilinen bu coğrafya, ilk insan uygarlığının ortaya çıkartacak birtakım elverişli koşullara sahipti.

 

Ülkemizden kaynağını alan Fırat ve Dicle nehirleri arasında yer almakta olup, günümüzdeki Irak ve Kuveyt topraklarını kapsayan Mezopotamya coğrafyası, sahip olduğu verimli topraklar sayesinde tarımsal üretim için oldukça elverişli bir bölgeydi.

 

Çünkü Fırat ve Dicle nehirlerinin yıl boyu yaptığı taşkınlar nedeniyle düz bir alüvyon ovası üzerinde bulunmakta olan Mezopotamya’da, bu durum, toprağın verimini önemli ölçüde arttırmaktaydı.

 

Ancak aynı bölge yaz boyunca neredeyse hiç yağış almadığından, söz konusu ırmaklara ait suların, ekinleri sulamak üzere tarlalara getirilmesi ve bunun için de sulama kanallarının ve setlerin inşa edilmesi gerekliydi.

 

Bu tarz işler, yüzlerce ve belki de binlerce kişinin bir arada çalışmasını gerektiren kolektif işler olduğundan, ancak çok sayıda insanı organize edebilecek olan idari ve yönetsel bir sistemin kurulmasıyla mümkün olabilirdi.

 

Aynı şekilde bu işlerin ve organizasyonun finanse edilebilmesi, belli miktarlarda bir verginin toplanmasını da zorunlu kılmaktaydı.

 

Diğer bir ifadeyle bir kısım insan bu işlerde çalışırken, diğerleri de onların beslenmesi için gerekli olan besini üretmeliydi. 

 

Ve elbette bu mali ve idari süreçlerin kayıt altına alınması yani yazının icat edilmesi de bir diğer gereklilikti.

 

İşte Sümerlerin ilk insan medeniyetini inşa ettikleri ortam böylesi bir ortamdı.

 

Böylesi bir ortamda kurulan idari ve yönetsel organizasyon beraberinde, dinsel yapıların (tapınakların) inşasını, şehirlerin surlarla çevrilmesini, silahların, çeşitli sanatsal işlerin, kıyafetlerin, lüks eşyaların ve daha birçok şeyin üretilmesini getirdi.

 

Sümerlerin İnsanlık Tarihine Kattıkları

 

Klasik bir tanıma göre uygarlık, en azından şu üç şeyin bir araya gelmesini gerektirmekteydi: Şehirler, Yazı ve Mesleki Uzmanlaşma.

 

Bu üç olguyu ve daha fazlasını bir araya getiren Sümerler, böylece tarihin ilk uygarlığını inşa ettiler.

 

Sümerler tarihte birçok ilke imza atmıştı.

 

Örneğin Amerikalı Araştırmacı Samuel Noah’ın belirttiğine göre Sümerlerin “tarihi ilk” leri arasında; ilk okullar, ilk tarihçiler, ilk ilaç kitabı, ilk mimari, ilk yasalar, ilk kütüphane, ilk tarım yıllığı vb. sayılabilir. Ayrıca ilk atasözlerini ve masalları da onlar kaydetmişti.

 

Sümerlerin bir diğer önemli özelliği “tekerlekli araba” yı icat etmiş olmaları ve bunu savaş amacıyla kullanmaya başlamalarıydı.

 

Yazı, mimari, astronomi ve mühendislik gibi alanlarda önemli ilklere imza atan Sümer medeniyeti matematik konusunda da önemli bir ilerleme kaydetmiş, kullandıkları 60’lık sayı sistemiyle bugün kullandığımız zaman sisteminin temelini atmışlardır. Nitekim gece ve gündüzü 12’şer saate bölen, saati 60 dakikaya, dakikayı ise 60 saniyeye bölen de yine Sümerlerdir.

 

Ancak hepsinden önemlisi, medeniyetin olmazsa olmazı şehirleri de ilk Sümerler kurmuştu.

 

Sümerler Eridu, Uruk, Ur, Umma, Lagaş ve Şurappak gibi birçok şehir inşa ettiler.

 

Şehir devleti şeklinde örgütlenen Sümerler medeniyetinde her şehrin kendine ait bir yöneticisi bulunmaktaydı.

 

Ayrıca her Sümer şehrinin merkezinde “Ziggurat” adı verilen tapınaklar yer almaktaydı.

 

Kelime anlamı itibariyle “Tanrıdağı” ya da “Cennet tepesi” gibi anlamlara gelen Zigguratların dünya üzerinde cennete en yakın yerler olduğuna inanılmaktaydı. Nitekim “Babil Kulesi Efsanesi” de bu mimari yapılara dayanmaktadır.

 

Sümerlerde Dinsel İnanç

 

Çok-tanrılı bir dinsel inanca sahip olan Sümerler, tanrılara hizmet etmek için dünyaya geldiklerine inanmakta ve doğa olaylarını tamamen tanrısal tepkiler olarak görmekteydi.

 

Örneğin yağmur yağması ve ekinlerin büyümesi için tanrıları memnun etmek gerektiği düşünülmekteydi.

 

Ancak sadece rahipler, tanrıların ne istediğini bildiğinden ve onlarla iletişim kurabildiğinden (yani böyle inanıldığından), Sümer toplumunda rahipler, oldukça önemli bir güce sahipti.

 

Nitekim Sümer kralları da şehrin en büyük rahibi olarak şehri yönetmekteydi.

 

Ayrıca bütün topraklar tanrıya ait sayıldığından, rahipler, toprakları tanrı adına idare eden kimselerdi.

 

Böylece çiftçiler, tapınağa vergi olarak verdikleri tahıl ve diğer tarımsal ürünlerle hem rahipleri, hem de tapınağın diğer özel hizmetçilerini beslemekteydi.

 

Öyle ki, tapınaklarda rahiplerin yanı sıra tapınma ritüellerinin yerine getirilmesinde ve tapınak işlerinin görülmesinde görev alan dansçı, şarkıcı, sarraf, aşçı, doğramacı, mimar, terzi vs. gibi pek çok görevli bulunmaktaydı. 

 

Bu insanlar zamanlarını yiyecek üretmek için harcamak zorunda kalmadıklarından, sanatsal ve mesleki diyebileceğimiz bilgi ve beceriler edinmeye başladılar. Böylece insanlar arasında, çiftçilik ve rahiplikten farklı olarak yeni uzmanlaşma ve uğraşı alanları ortaya çıkmaya başladı.

 

Ancak biraz önce de belirttiğimiz gibi, Sümer toplumunda en güçlü ve en saygın topluluk Rahiplerdi.

 

Rahipler özellikle astronomi bilgileri sayesinde mevsimsel döngüyü tahmin etmekte, böylece tarımsal üretim süreçlerini kontrol edebilmekteydi.

 

Ayrıca yine bu sayede, rahiplerin tanrılarla özel bir ilişkileri olduğu varsayılarak, tanrıların nasıl hoşnut edileceği ya da nasıl yatıştırılacağı gibi konularda onlara başvurulmaktaydı.

 

Rahipler, ellerindeki bu güçten hareketle tanrıların dünyayı nasıl yönettiklerine ilişkin mitler oluşturdular ve ürettikleri bu mitler yoluyla konumlarını daha da güçlendirdiler.

Sümerler ve Yazının İcadı

 

Sümerlerin en önemli buluşu hiç şüphe yok ki, yazının icat edilmesiydi.

 

Çivi yazısı olarak adlandırılan bu buluş, yumuşak kil üzerine bir kamış parçasının sivriltilmiş ucu sayesinde işaretler konularak gerçekleştirilmekteydi. Daha sonra kızgın fırınlarda kurutulan bu killer, oldukça dayanıklı yazılı belgelerin ortaya çıkmasını sağlamaktaydı.

 

Nitekim günümüzde, eski Mezopotamya uygarlıkları hakkında elimizde var olan bütün bilgiler, bu kil tabletlere dayanmaktadır. 

 

Yazının icadı, söylenen sözcüklerin, yapılan işlemlerin ve yaşanan olayların kayda geçirilmesi demekti. Bugün basit bir şeymiş gibi algıladığımız bu icat, o kadar önemliydi ki, ünlü tarihçi H.W.F. Saggs’ın “İnsanlığın ilerleyişi açısından hiçbir keşif, yazının keşfinden daha önemli değildir.” sözüne katılmamak mümkün değildir. 

 

Yazının ortaya çıksını sağlayan esas mesele, tapınak ambar ve depolarında bulunan malları kaydetmekti.

 

Ancak yazı, zamanla hayatın her yönünü kaydetmekte kullanılan bir araca dönüştü.

 

Böylece “edebi” diyebileceğimiz birtakım eserler de bu dönemde ortaya çıkmaya başladı.

 

Bunların en bilineni hiç şüphe yok ki, Gılgamış Destanı dır.

 

Uruk Kralı Gılgamış’ın “ölümsüzlüğü” arayışını anlatan Gılgamış Destanı, Antik Yunan ve Roma medeniyetindeki birçok anlatıya esin kaynağı olduğu gibi semavi dinlere ait “Nuh Tufanı” gibi kimi anlatılarında ilk örneğini oluşturmuştu.