Ekolojik Düşünce ya da Ekolojik Paradigma Ne Anlama Gelir?

Ekolojik Hareket Nasıl Doğdu?

 

Özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında batıda aydınlanmanın getirdiği siyasal ve sosyal sistem yarattığı sorunlar nedeniyle ciddi biçimde eleştirilmeye başlanmıştır. Özellikle Frankfurt Okulu, aydınlanmanın sert bir şekilde sorgulanması ve sanayi toplumu eleştirileriyle bu döneme damgasını vurmuştur. Bunlar, doğaya hükmetmeye çalışan sanayi toplumunun, insanlara hükmeden kurumlar ortaya çıkardığını ve teknolojik egemenliğin insan ve doğa üzerinde giderek arttığını vurgulayarak bu anlayışın değişmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Bu anlamda Frankfurt Okulu’nun ekolojik düşüncenin doğuşuna katkıda bulunmuşlardır.

 

1960’lı yılların sonlarında ortaya çıkmaya başlayan Barış Hareketleri, Anti-Nükleer Hareketler ve Kadın Hareketleri benzeri gruplar da daha sonra ekolojik birer muhalefete dönüşmeye başlamışlar; bu grupların etkili liderleri ekoloji düşüncesine önemli katkılar sağlamışlardır.

 

Bir diğer önemli olay ise Roma Kulübünün yaptığı araştırmadır. Çevre sorunlarının boyutlarını göstermek açısından Roma Kulübünün “Ekonomik Büyümenin Sınırları” isimli araştırması 1972 Stockholm Konferansı ile birlikte önemlidir. Bu çalışma dünyadaki ekonomik büyümeyi belirleyen ve onu sınırlayan nüfus, tarımsal üretim, doğal kaynaklar, sanayi üretimi ve çevre kirlenmesi gibi temel öğeleri incelemiştir. İnceleme sonunda, mevcut ve devam eden büyümenin sürmesi halinde, doğal kaynakların tükeneceği ve doğal dengenin bozulacağı vurgulanmıştır.

 

 

Raporu yayınlayanların, çözüm amacıyla vurguladıkları ilk kavram “zerogrowth” yani sıfır büyümedir. Fakat bu çözüm önerisi özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler tarafından, eleştirilmiştir. Bu eleştiriler dikkate alınarak yayınlanan, “Dönüm Noktasında İnsanlık” adlı ikinci raporda ise, sıfır büyüme yerine, “farklılaşmaya dayanan büyüme” kavramı önerilmiştir. Bu kavram ise, gelişmiş ülkelerin büyümeyi durdurması diğer ülkelerin ise ihtiyaçları oranında organik bir büyüme gerçekleştirmesi önerisini getirmiştir.

 

 

1970’li yıllarda yayınlanan önemli eserlerden birisi de Schumacher’in “Küçük Güzeldir” adlı eseridir. Önümüzdeki dönemlerde doğal kaynakların tükeneceğini, nükleer enerjinin büyük sorunlar yaratacağını belirten Schumacher, insanlığın yönelişinin yeniden sorgulanmasını, orta ve küçük ölçekli, daha insani teknoloji zorunluluğunu vurgulamaktadır. Ayrıca “kitle üretimi” yerine “kitlelerin üretimi” ni savunmuş, bu bağlamda emek yoğun teknoloji kullanılmasının, istihdam sorunlarının çözümünde zorunlu olduğunu savunmuştur.

Ekolojik Paradigma Nedir?

 

Çevre sorunlarının artmasıyla beraber, aslında hiçbir radikal fikir önermeyen ve mevcut paradigmadan vazgeçilmeden, çevre konusunda bir takım korumaya dönük önlemler alınmasını öneren çevre korumacılığı da gelişmiştir.

 

Ekolojik düşünce ise bu anlayıştan farklıdır. Ekoloji düşüncesi, hayatın bütün alanlarının birbirleri ile ilişkileri olduğunu düşünerek topyekûn bir paradigma dönüşümünü savunur. Bu yönüyle hâkim paradigmaya karşı bir alternatif niteliğindedir. Aydınlanma ve onun ürettiği bütün değerlerin yeniden sorgulanmasıyla başlayan süreçte hayatın, bütün alanlarının dönüştürülmesi gerekir. Bu anlamda hâkim paradigma ile ekoloji düşüncesi arasındaki farklar şöyle özetlenebilir.

 

Ekolojik Paradigmanın Doğa Hakkındaki Görüşleri:


Mevcut paradigmada insan, çok net bir biçimde tabiattan ayrılmıştır. Dolayısıyla tabiatın, insanlar tarafından kar amacıyla, ekonomik büyüme amacıyla kullanılmasında bir sakınca yoktur. Bu duyarlılık çerçevesinde doğa sadece pasif bir yerleşim alanı, insan kullanımı için daha faydalı hale getirilmesi gereken dışsal nesneler ve güçlerden oluşan bir yığın olarak görülür. Kısaca, tabiat hâkim olunacak ve sömürülecek bir metadır. Ekolojik düşüncede ise, insanın tabiatla harmonik bir ilişkisi vardır ve bu ilişki insan menfaatlerine kullanılamaz.

 

Ekolojik Paradigmanın İnsan Hakkındaki Görüşleri:


Mevcut paradigmanın insanı doğal olarak agresif ve yarışmacıdır. Bu yarış insanların kendi aralarında da olabilir, insanlarla doğa arasında da olabilir (Örneğin: Yükseklik Arzusu). Ayrıca insan morali ve iç huzurunun sürekli kazanmakla yükseleceğini savunan hakim paradigmaya karşın, ekolojik paradigma, insanın doğal hayatı sürdürdüğü ölçüde yaşam kalitesini artıracağını söyler.

 

Ekolojik Paradigmanın Toplum Hakkındaki Görüşleri:


Mevcut paradigma insan topluluklarının doğal olarak hiyerarşik bir yapıda olduğunu savunur. Ekolojik düşünce ise, hiyerarşiye en başından beri karşıdır. İnsanın insana tahakkümünün, insanın tabiata tahakkümüne yol açtığı yargısından hareketle hiyerarşinin ekolojik sorunlara yol açtığını söyler. Bu bağlamda “Hayvanlar kralı” olmadığı gibi “en alt sınıf karıncalar” da yoktur. Bir ekosistemdeki bitkisel ve hayvansal çeşitliliğin parçası olarak yaşayan hemen her şey bütünün dengesini ve tamlığını sürdürmede karşılıklı eşit rol oynar.

 

Ekolojik Düşüncenin Bilim ve Teknoloji Konusundaki Görüşleri:


Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin çevre sorunlarının çözümünü sağlayabileceği savını ileri süren mevcut paradigmaya karşı, ekolojik düşünce, bunun garantisini vermez. Mevcut paradigmanın kar güdüsüyle hareket eden yapısı, bu tarz teknolojilerin üretimine engeldir. Ayrıca ekolojik düşünce mevcut teknolojinin hantal, gayri insani ve kirletici olmasından hareketle, “insan yüzlü” ve küçük ölçekli” teknolojiyi savunur.

 

Ekolojik Düşüncenin Ekonomi Konusundaki Görüşleri:


Mevcut paradigmanın mal ve hizmet üretiminin amacı, sermaye birikimi ve daha çok kar elde etmektir. Ekolojik paradigma ise, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için mal ve hizmet üretilmesi gerektiğini savunur. Ayrıca, ekolojik paradigma, mevcut paradigmanın çevreye zarar vermeden ekonomik büyümenin gerçekleştirilebileceği konusundaki yaklaşımına katılmaz. O, rekabetin olmadığı bir ekonomi anlayışını savunur. Mevcut paradigmada ekonomik planlama kısa vadeli iken, ekolojik paradigma, insanlığın uzun dönemlerini kapsayacak planlamalardan yanadır. Son olarak, çalışmanın amacını daha çok kazanmak olarak gören mevcut paradigma tam istihdam ı amaçlarken, ekolojik paradigma, herkesin normal ihtiyaçlarını karşılamak üzere zaten çalışmak zorunda olduğunu, bu anlamda “tam istihdam” kavramının anlamsız olduğunu vurgular.

 

Ekolojik Paradigmanın Siyaset ve Devlet Hakkındaki Görüşleri:


Mevcut durumda ulus-devlet özellikle vurgulanır. Ekolojik paradigma ise, merkezi ve her şeyi kapsayan devlet yerine, gücün yerelleştirilmesini, iktidar odaklarının parçalara ayrılmasını, merkezi yapının küçük birimlere dağılımını savunur. Hiyerarşinin yerini karşılıklı bağımlılığın almasını, beraber çalışmanın, işbirliğinin önemini vurgularlar. Çünkü, ulus-devlet ve hiyerarşik yapı var olduğu sürece çevre sorunları engellenemez.

 

SONUÇ VE ÖZET

Özetleyecek olursak, mevcut üretim ve tüketim biçimi ilişkilerinin sürdürüldüğü süreçte çevre korunamaz. Merkezi-büyük-hantal devletle çevre sorunlarının önüne geçilemez. Büyük ve gayri insani teknolojiler, kirliliği önleyici teknoloji üretemez, hiyerarşiye ve tahakküme dayanan ilişkiler sisteminde sorunlar önlenemez. Tabiat, insanın hâkim olacağı ve sömüreceği bir meta olduğu veya kabul edildiği sürece yeşil bir çevre oluşturulamaz. Kısaca, ekolojik bir toplum için tüm alanlarda ekolojik bir dönüşüm yaşanması gerekmektedir.

 

Bütün ekoloji düşünceleri yukarıda anlatılanlar noktasında hemen hemen aynı fikirde olmakla beraber, çeşitli noktalarda birbirinden ayrılan ekoloji düşünceleri vardır. Bunların en önemlileri, Derin Ekoloji, Mistik Ekoloji ve Sosyal Ekoloji olarak adlandırılır.

 

Derin ekoloji, mekanik dünya görüşünün ekolojik sorunlara sebep olduğu konusuna vurgu yapar. Dolayısıyla çevre sorunlarının çözümü için organik dünya görüşüne dönülmesini savunur.

 

Derin ekoloji gibi insan tabiat arasındaki ilişkilerin bozulmasından dolayı ekolojik sorunların arttığını belirten mistik ekoloji, çevre sorunlarının çözümünün insanlığın, dinlerin veya metafizik düşüncenin doğa-insan ilişkilerine bakışını kabul etmesi ve ona uygun davranması ile çözülebileceğine inanmaktadır.

 

Sosyal ekoloji hareketinin en önemli özelliği ise, insanlığın bugüne kadar ki kazanımlarının bir çırpıda reddedilemeyeceği esasına dayanmasıdır. Dolayısıyla onun toplum projesi uygarlık karşıtı bir toplum projesi değildir. Bu anlamda sosyal ekoloji, aydınlanmanın “insan hakları”, “demokrasi” vs. gibi kazanımlarını reddetmeden ekolojik sorunların çözülebileceğini savunmaktadır.

 

Sanayi toplumunun dayattığı yaşam biçimlerine karşı bir direnç ve başkaldırı özellikle 18. Yüzyılın sonlarından itibaren yaygınlaşmaya başlamıştır. Bunların hepsi için ekolojik karakterli diyemesek bile, bazılarında ekolojik hassasiyetlerin bulunduğunu söylemek yanlış olmaz.