Çevre Hukukunun Temel İlkeleri Nelerdir?

 

Çevre Hukukunun Temel İlkeleri şunlardır: Önleme İlkesi, Kirleten Öder İlkesi, Katılım İlkesi, İşbirliği ve Eşgüdüm İlkesi.

ÖNLEME İLKESİ

 

Korumak tedavi etmekten iyidir şeklinde özetlenebilecek düşünceye dayanan bu ilke, çevre üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilecek faaliyetlerin olabilecek en erken aşamada engellenmesini amaçlamaktadır.

 

Koruyucu hekim mantığına dayanan bu ilke uyarınca ilgili makamlar, henüz çevresel sorunlar ortaya çıkmadan harekete geçerek, çevresel tehditleri bertaraf etmelidir.

Önleme ilkesi bu bağlamda, mevcut çevresel sorunların giderilmesi ile değil, aksine bu sorunlar henüz ortaya çıkmadan evvel öncelikle engellenmesi ile ilgilidir.

 

Önleme ilkesi, çevre sorunlarının ortaya çıkmasından önce alınacak tedbirler bu sorunların ortaya çıkmasından sonra tedbir alınmasından daha akılcı ve ekonomiktir anlayışı üzerine kuruludur.

 

Önleme ilkesi, bir bakıma ihtiyat ilkesinin çekirdeğini oluşturmaktadır. Bununla birlikte, önleme ilkesinin etkisi ihtiyat ilkesine göre daha düşüktür.

 

Zira önleme ilkesi, mevcut bir çevresel tehlikenin söz konusu olması halinde uygulama alanı bulurken, ihtiyat ilkesinde çevresel bir tehlikenin olması önemli olmayıp, potansiyel bir zarar riskinin öngörülebilmesi yeterlidir.

Önleme İlkesi, çevre hukukunun ortaya çıkışı bakımından ilk olmamakla birlikte özü itibariyle en önemli ve en başta gelen, belirleyici ve hakim ilkesidir.

 

Çevre sorunlarına çözüm konusunda ilk uygulanan yöntemler sorunların ortaya çıkmış sonuçlarının giderilmesin yöneliktir. Ancak çevre bozulması kavramına dahil olan olumsuz etkilerin yıllar sonra ortaya çıkabildiği ve bu sonuçların ekolojik zarar gibi hiç de azımsanmayacak bir bölümünün giderilmesinin mümkün olmadığı gerçeği algılanınca önleyici ilkenin zorunluluğu da açığa çıkmıştır.

 

Ayrıca ileride ortaya çıkacak zararın giderilmesi daha çok maliyet gerektirdiğinden, önleyici ilkenin uygulanması uzun vadede ekonomik açıdan da daha yararlıdır. Bu yüzden önleme ilkesi birçok ulusal ve evrensel metinde yer almıştır.

 

Çevre hukukunun gidericiliği hedef almayan bütün ilke ve araçlarının önleme ilkesinin gerçekleştirilmesini sağlayacağı söylenebilir.

 

Bunlar arasında ÇED, planlama, yasaklama, en iyi teknolojinin kullanılma zorunluluğu ve izin sistemi gibi araçların önem bakımından özel bir ağırlığı vardır.

Önleme ilkesine, Çevre Kanunu’nun “İlkeler” başlıklı 3. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde “kirliliğin önlenmesi” ve “çevrenin bozulmasının önlenmesi” şeklinde yer verilmiştir.

 

Bu görev, başta idare olmak üzere, meslek odalarına, birliklere, sivil toplum kuruluşlarına ve “herkes”e yüklenmiştir. Kanun’un “Kirletme yasağı” başlıklı 8. maddesinin ikinci fıkrasında bu ilke; “kirlenme ihtimalinin bulunduğu durumlarda ilgililerin, kirlenmeyi önlemekle yükümlü olduğu” şeklinde vurgulanmıştır.

İŞBİRLİĞİ VE EŞGÜDÜM İLKESİ

 

Çevre sorunlarındaki evrensellik, çok yönlülük ve karmaşıklık bir başka ilkeyi, işbirliği ve eşgüdüm ilkesini ortaya çıkarmıştır. Çevre sorunlarında işbirliği yerel, bölgesel, ulusal ve evrensel düzeylerde gerekli olup bunun sağlanmasında rol alacak kişi, kuruluş, topluluk ve devletlere yükümlülükler getirilmesi sonucunu doğurur.

 

 

KİRLETEN ÖDER İLKESİ

 

Kimsenin mülkiyetinde olmayan varlıkların fiyatlandırılmaması nedeniyle negatif dışsallık yaratmalarının en önemli özelliği çevre alanında görülmektedir. İlgili varlıkları sıfır maliyetle kullananlar karlarını arttırırken toplum açısından negatif bir dışsallık yani kirlilik oluşmakta; devlet çeşitli yollarla araya girmediği sürece bu faaliyetlere devam etmekte kendileri için yarar görmektedirler.

 

Kirleten öder ilkesinde temel beklenti maliyet-fiyat ilişkisiyle çevresel varlıkların diğer üretim araçları gibi ekonomik bir kullanıma kavuşturulmasıdır. Böylece kirleten önce kirlenme olasılığını önlemek için gerekli tedbirleri alacak ve bunun masraflarını karşılayacaktır. Bu önlemlerin hiç ya da gereği gibi alınmaması veya çeşitli nedenlerle etkili olmaması durumunda ortaya çıkacak kirlilikle mücadele için gerekenleri yapmak ve bunların masraflarına katlanmak da yine kirletene aittir.

 

Ne var ki, çevre ile ilgili birçok kavramda olduğu gibi kirleten öder ilkesinde de uygulamaya aktarılma noktasında çeşitli sorunlar vardır. En başta çevresel ve doğal kaynalara parasal ölçütlerle maliyet biçmek ve bu bağlamda özgün anlamıyla çevresel zararın parasal karşılığını belirlemek aynı ölçüde kolay değildir.

Kirleten öder ilkesinin uygulama yöntemleri müdahaleci yöntemler ve piyasacı yöntemler olarak iki ana gruba ayrılabilir. Ayrımın hareket noktası kirlilikle mücadelede temel fonksiyonun ilkinde devlette ikincisinde ise piyasada olmasıdır. Müdahaleci yöntemde, mevzuatta kirletenler için çeşitli yükümlülükler getirilmesine çalışılmıştır.

 

Piyasacı yöntemde ise temel düşünce çevresel varlıkların herhangi bir sahiplenmeye konu olmadıkları için bozulduğudur. Dolayısıyla temel hedef bu varlıkların kirletene ya da kirliliğe maruz kalanın sahipliğine verilmesidir.

 

Türkiye’de ise Çevre Kanunu’nun 3. maddesinin (g) bendinde kirlenme ve bozulmanın önlenmesi, sınırlandırılması, giderilmesi ve çevrenin iyileştirilmesi için yapılan harcamaların kirleten veya bozulmaya neden olan tarafından karşılanacağı, kirletenin kirlenmeyi veya bozulmayı durdurmak, gidermek veya azaltmak için gerekli önlemleri almaması veya bu önlemlerin yetkili makamlarca doğrudan alınması nedeniyle kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan gerekli harcamaların 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre kirletenden tahsil edileceği düzenlenmiştir.

 

Bu düzenleme, kirleten öder ilkesinin açık bir uygulaması niteliğindedir.

 

KATILIM İLKESİ

 

Katılım ilkesinin çevre politikası ve hukukunun diğer ilkeleriyle bazı kavram ve araçlarının uygulanmasındaki katkıları büyüktür. Bunda katılımın diğer ilkelerden farklı olarak sadece bir ilke değil aynı zamanda bir hak olmasının da payı vardır.

 

Katılım geniş anlamıyla, bireylerin çevresel yönetim sürecinde rol oynamaları, etkide bulunmaları ve böylelikle kendi yaşamlarını şekillendirecek bu süreci yönlendirmeleri demektir.

 

Katılımın ön koşulu bilgi ve belge edinme hakkıdır.

 

Katılımın gerçekleştirilebilmesi bu hakkı kullanacakların katılacakları faaliyet ve konulardan haberdar olmalarına bağlıdır. Bu da ilgili bilgi ve belgelerin açıklanması ve bilgi ve belgelerin açıklanmasının tercihe bırakılmayıp talep edilme durumunda zorunlu kılınmasıyla mümkündür.

Bireylere ve halka sunulacak bilgi ve belgelerin tam ve anlaşılabilir olması son derece önemlidir.

 

Aynı şekilde bunların zamanında, yani henüz bağlayıcı kararlar alınmadan ve alternatiflerin dikkate alınabileceği bir aşamada ve katılacakların değerlendirme yaparak fikirlerini oluşturmalarına olanak tanıyacak şekilde sağlanması da katılımın işlevsel olması için zorunludur.

 

Çevre hukuku bağlamında en temel katılım türlerini, çevresel karar alma sürecine katılım, kararların yerine getirilmesine katılım, idari başvuru ve yargısal başvuru olarak sıralayabiliriz.

 

Çevre hukuku alanındaki birçok kavramda olduğu gibi, katılım olanaklarının kullanılmasında da etkinliğin sağlamadığı bir gerçektir. Etkinliğin sağlanabilmesi için iki temel koşul öne çıkmaktadır.

 

Bunlarda ilki, demokratik ortamdır.

 

İşlevsel bir katılım için düşünceyi açıklama, toplantı, gösteri ve örgütlenme başta olmak üzere, bütün hak ve özgürlüklerin tamamen sağlanması zorunludur.

 

Katılım ilkesinin etkili bir şekilde hayat bulması için bir diğer önemli koşul eğitimdir.

 

Burada söz konusu olan çevre eğitimi olup çevre eğitiminde ise asıl olan teknik-ekolojik bilgi ve gerçeklerin yanı sıra çevre sorunlarının toplumun diğer sorunlarından bağımsız olmadığını, bunların ortaya çıkması ve halledilmesinde insanların rolünün ve yerine getirmek zorunda oldukları işlevleri ortaya koymaktır.

 

Türk çevre politikası ve hukukunda katılım ilkesinin yerine baktığımızda; yurttaşların yönetim sürecindeki rolünün kendilerini temsil edecekleri seçmekle sınırlı kaldığı görülür.

 

Katılımcı demokrasi anlayışı zaman zaman çeşitli partilerce savunulmuşsa da bu görüşler mevzuata ve kurumsal yapıya toplumsal gereksinim çerçevesinde yansımamıştır.

Konuya ilişkin ilk düzenlemeler Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde zorunlu olarak yapılmış olup henüz sınırlı bir nitelik taşır.

 

Çevre alanında katılım hakkını ele alan ilk hüküm çevre kanununa 2006 yılındaki değişiklikle girmiştir.

 

Buna göre, çevre politikalarının oluşumunda katılım hakkı esastır. Bakanlık ve yerel yönetimler, meslek odaları, birlikler, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşların çevre hakkını kullanacakları katılım ortamını yaratmakla yükümlüdürler.

 

Katılım hakkı konusunda hayati öneme sahip bilgi ve belge edinme hakkı ise, ilk kez 2004’de yürürlüğe giren Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ve buna ait yönetmelikle düzenlenmiştir.

 

Ülkemizde katılım hakkının işlevselliği için gerekli olan demokrasi ortamının tam olarak oluşmaması, bunu yansıtan siyasal ve toplumsal kültürün bulunması, bu hakkın oldukça soyut bir düzeyde kalmasına neden olmaktadır.

 

İHTİYAT İLKESİ

 

Çevre hukukunun en sonuncu ve en yeni ilkesi ihtiyat ilkesidir. İhtiyat ilkesinin ortaya çıkışındaki hareket noktası bilimsel belirsizliktir. Bilimsel belirsizlik ve bunun yaptığı riskler daha çok teknolojik gelişmelerin en yeni örneklerine ait alanlarda görülür.

 

Günümüzde belirsizliğin en çok olduğu alanlar en yeni çevre sorunları olarak görülen iklim değişikliği, küresel ısınma veya sera etkisi, GDO ve elektromanyetik kirliliktir.

 

Doksanlı yılların sonlarındaki önemli örnekler ise elektromanyetik kirlilik ve bu bağlamda özellikle cep telefonu baz istasyonlarıyla, GDO’nun çevre ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileridir.

 

Bazı bilim adamları bu olası etkilerin önemini araştırma bulgularına dayanarak ısrarla öne sürerken, diğer bazıları da bu sonuçların kesin sayılamayacağını, kendi araştırmalarında böyle sonuçlar elde etmediklerini açıklamaktadır.

 

İnsanın doğaya müdahalesinin sonuçlarının kesin olarak saptanamıyor olması, bilimin bu konuda kesin veriler ortaya koyamaması, çevreyi korumaya yönelik girişimlerin önlenmesi için bir gerekçe olarak öne sürülebilmektedir.

 

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde bu durum son derece yaygındır. İşte ihtiyat ilkesi bu durumun önüne geçebilmek amacıyla ortaya çıkmış bir kavramdır.

 

Bu ilke uyarınca, çevreyi koruma konusunda önleyici önlemler sadece bilimin gerekli bulguları sağladığı durumlarda değil, sağlamadığı durumlarda da alınacaktır.

Henüz zarar gerçekleşmese ve hatta zararın gerçekleşeceğine dair kesin bir kanıt olmasa da ortada şüphelenilen, varsayılan, korkulan bir risk var ise bu durum ihtiyat için yeterlidir. “Bilimsel belirsizlik” halinin, önlem almaya engel teşkil etmemesi gerekmektedir.

 

Dolayısıyla, geleneksel hukukun temeli olan, “ancak bilinebilir bir durumda harekete geçme yaklaşımı” reddedilmekte, çevreye yönelik şüpheli bir durumun varlığı, harekete geçmek için yeterli sayılmaktadır.

 

Bir faaliyetin çevreye zararlı olduğunun ortaya konulmasından sonra tedbir alınması o konuda çok geç kalınmasına yol açabilecektir. Bu noktada, ihtiyat ilkesi çok önemli bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

İhtiyat ilkesi, hukukun istediği kesin verilerin bilim tarafından ortaya koyulamadığı hallerde dahi çevrenin korunmasını amaçlamaktadır.

 

İlkenin, önleme ilkesinden temel farkı ise “bilimsel bir belirsizlik” bulunması halinden kaynaklanmaktadır.

 

Türkiye’de de ihtiyat ilkesi çerçevesinde özellikle baz istasyonları ve GDO’lu gıdalar hakkında mevzuatta çeşitli düzenlemelere yer verilmiştir.