3 Mart 1924 Anayasa Değişiklikleri: Halifeliğin Kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve Diyanet İşleri Başkanlığı

Bu yazımızda kısaca, 3 Mart 1924 tarihinde gerçekleşen Anayasa değişikliklerini inceleyeceğiz. Bu değişiklikler Hilafetin Kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunun kabul edilmesi ve Diyanet İşleri Başkanlığının kurulmasıdır. Saltanatın kaldırılması ile hukuki zeminini kaybeden hilafetin akıbeti cumhuriyetin ilanından sonra artık tamamen halife ve taraftarlarının davranışlarına bağımlı kalmıştır. Cumhuriyetin ilanı üzerine gösterilen tepkiler ve muhaliflerin halifenin etrafında toplanmaları bu meselenin halledilmesini hızlandırmıştır.

 

Aslında 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent olarak kabulü ve 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilan edilmesi Türkiye’de eski devletten her şeyiyle ayrı yeni bir devletin kurulduğunun simgeleri olmuştur. Buna mukabil millî Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa ile birlikte çalışmış bazı önemli şahsiyetlerin cumhuriyetin ilan şeklinden rahatsız olmaları, onlarla, mücadelenin önderi Mustafa Kemal arasında önemli bir ayrılık olduğunu göstermiştir. Bu şahısların muhalefetlerini halife Abdülmecit Efendi etrafına toplayarak ona destek vermekle göstermeleri dikkat çekici bir durum yaratmıştır. Halife Abdülmecid Efendi’nin, saltanat dönemini andıracak ve Cumhuriyet idaresine ters gelecek tavırlar takınmasında Türkiye Büyük Millet Meclisi adına İstanbul’da bulunan Refet Paşa ile olan samimi münasebetleri, Rauf Orbay ve Kazım Karabekir gibi şahsiyetlerin kendisini sık sık ziyaret etmeleri önemli bir etken olmuştur.

 

Halifenin yabancı devlet temsilcilerine memurlar göndererek münasebet kurması, Cuma alaylarına çıkması, asker sivil herkesi kabul edip dertleriyle ilgilenmesi, genç Cumhuriyet’te rahatsızlık yaratmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’e göre, Abdülmecid Efendi kendi konumunu bilmeli ve ona göre davranmalıdır, zira

Halife ve bütün cihan katî olarak bilmek lazımdır ki, mevcut ve mahfuz olan halife ve halife makamının hakikatte ne dinen ve ne de siyaseten hiçbir mana ve hikmet-i mevcudiyeti yoktur.

 

Ayrıca halifenin durumu, Mustafa Kemal’in yapacağı inkılaplarda Halifeliğin etrafında toplananlarla birlikte karşı bir güç odağı olarak belirmesi ihtimalini doğurmuştur. Bu durum hilafet meselesinin halledilmesini zorunlu hale getirmiştir. Mustafa Kemal, halledilmesi mecburiyet hâlini alan hilafet meselesi yanında eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ile Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılmasının da gerekli olduğuna karar vermiştir.

 

1 Mart 1924 tarihli Meclisi açış konuşmasında Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, üç hususun özellikle altını çizme ihtiyacı hissetmiştir: 1-Millet cumhuriyetin her türlü taarruzdan korunarak olumlu bir esasa tamamen bağlanmasını istemektedir. 2- Terbiye ve tedrisatın birleştirilmesi hususunda millet hemfikirdir. 3- İslamiyet’i asırlardan beri yapıldığı gibi siyaset vasıtası olmaktan çıkarmak ve yüceltmek çok lüzumludur.

 

2 Martta Halk Fırkası grubu söz konusu değişiklikleri konuşmak için toplanırken basında da; hilafetin kaldırılacağı, yeni bir halifenin seçileceği ya da halifenin Meclisin manevi şahsiyetinde bulunduğunun ilan edilebileceği tartışılıyordu. Bunlar arasında Vatan Gazetesi’nde Ahmet Emin Yalman’ın bir tespiti dikkat çekiciydi. İstikrarın ilk şartının bu meselenin halli olduğunu ifade eden Yalman şöyle demekteydi:

Eski hanedan halife namıyla saltanat sürdükçe, kimse Cumhuriyetin bekasına itimat etmeyecektir. Hükûmetin yarını belli olmayan, yeni inkılaplar bekleyen bir memlekette kimse iktisadi faaliyetlere girişmeyecektir.

 

Nihayet konu 3 Mart 1924 tarihli Meclis oturumunda tartışmaya açıldı. Hükûmetin teklifi üzerine önce Siirt mebusu Halil Hulki ile elli bir arkadaşının “Şeriye ve Evkaf ve ile Erkan-ı Harbiye Vekâletlerinin ilgasına dair kanun teklifi tartışıldı. Kanun gerekçesinde “din ve ordunun siyaset cereyanları ile alakadar olmasının birçok mahzurları olduğu ve bu anlayışın medeni devletler tarafından da kabul gördüğü” belirtilmekteydi. Kanunla halka yönelik uygulamalar dair hükümlerin yerine getirilmesi TBMM ve hükûmete ait olup İslam dininin inanç ve ibadete dair bütün hükümlerini ve meselelerinin halledilmesiyle dinî müesseselerin idaresi için Diyanet İşleri Başkanlığı kurulması önerilmekteydi. Başbakanlığa bağlı olacak başkanlığın reisinin Cumhurbaşkanı tarafından atanması ön görülmekteydi. Ülke dâhilindeki bütün dinî müesseselerin idaresine, görevlilerinin azil ve tayinlerine din işleri reisi yetkili olacaktı. Ayrıca kanunla Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması, vakıfların ise milletin menfaatine uygun şekilde halledilmek üzere şimdilik genel müdürlük yapılarak başbakanlığa bağlanması öngörülmekteydi. Kanun teklifi aynen kabul edilmiştir.

 

Bundan sonra Saruhan Mebusu Vasıf Bey ve 57 arkadaşının sunduğu Tevhid-i Tedrisat Kanunu tartışmalarına geçildi. Kanunun gerekçesi milletin fikrî ve hissi birliğini temin etmekti. Bunun için Türkiye dâhilindeki bütün okulların Maarif Vekâletine bağlanması karara bağlanıyordu. Bakanlık yüksek diyanet uzmanların yetiştirmek için üniversitede bir İlahiyat Fakültesi tesis etmenin yanı sıra imam ve hatipler gibi dinî hizmetleri görecek memurların yetişmesi için ayrı okullar açacaktı. 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Şeriye ve Evkaf Vekaletine veya özel vakıflara bağlı bütün eğitim kurumları da bütçeleriyle beraber Maarif Vekâletine bağlanmıştır. Yapılan bu düzenlemede ülkede son yüzyılda sayıları hızla artan azınlık ve yabancı okullarının faaliyetlerinin devlet tarafından kontrol edilememesinin etkili olduğunu söyleyebiliriz. Sadece askerî okullar 1925’te yapılan bir başka değişiklikle Millî Savunma Bakanlığına devredilecektir.

 

Bu kanunun da kabul edilmesinin ardından sıra hilafetin ilgasına gelmiştir. Urfa Mebusu Şeyh Saffet Efendi ve 53 arkadaşının hazırladığı kanun teklifinin gerekçesi “hilafetin mevcudiyetinin iç ve dış siyasette iki başlılık yarattığı, İstiklal ve millî hayatta ortak kabul etmeyen Türkiye’nin şeklen veya dolaylı yoldan bile olsa ikiliğe tahammülünün olmaması” idi. Hanedanın hilafet örtüsü altında Türkiye için daha tehlikeli olacağı dile getirilmekteydi. Kanun maddeleri ise beklentilerin ikisini birden karşılar nitelikteydi. Halife hal’ ediliyor, hilafet, hükûmet ve cumhuriyet kavramında zaten var olduğundan makamı ilga ediliyor; Hal’ edilmiş olan Halife ve Osmanlı hanedanının erkek ve kadın bütün azası ile ailenin damatlarının Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde oturmak hakları ebediyen kaldırılıyordu.

 

Kanunun Müzakeresi sırasında sayıca fazla olmasa da hilafetin ilga edilmesinin büyük bir hata olacağı Meclis kürsüsünden seslendirilmiştir. Müzakerenin kâfi olduğuna dair önergelerden sonra geçilen oylamada hilafetin ilgası oy birliği ile kabul edilmiştir. Hanedana mensup kadınların yurt dışına gönderilmemesi, sadece erkeklerin kanuna tabi tutulması teklif edilmiş ise de değişiklik önergeleri reddedilerek kanun olduğu gibi kabul edilmiştir. Kanun gereğince Abdülmecid Efendi ailesiyle birlikte 4 Mart 1924’te trenle İsviçre’ye gönderildi. Hanedana mensup 33 erkek 36 kadın hemen birkaç gün içinde yurtdışına çıkarıldılar. Başta Abdülmecid Efendi ve ailesi olmak üzere gönderilenlerin yol masrafları ve yurtdışı ihtiyaçları için gerekecek miktarlar hükûmet tarafından karşılandı.

 

Halifeliğin kaldırılmasına gerek yurt dışında gerekse yurt içinde bir takım tepkiler olsa da, bunlar uzun ömürlü olmamış kısa bir süre sonra gündemden düşmüştür. Halifeliğinin devamını sağlamak için bizzat Abdülmecid’in yayımladığı beyanname ve yaptığı dolaylı temaslar netice vermemiştir. Yeni halife adayları da görülmüş, 5 Mart’ta Hicaz Kralı Hüseyin halifeliğini ilan etmişse de Hindistan Müslümanları dahil kimseden destek bulamamıştır. Mısır Kralı Fuat ve Afgan Kral’ının, Fas Sultanı’nın adaylıkları söz konusu olmuş ancak hiçbirisi genel kabul görmemiştir. Abdülmecid Efendi de 23 Ağustos 1944’te Paris’te vefat etmiştir. Bütün dünyayı büyük ölçüde sarsan İkinci Dünya Savaşı’ndan henüz çıkıldığı bu sıralarda ölümü herhangi bir yankı yapmamıştır. Ailesi Abdülmecid Efendi’nin vasiyeti dolayısıyla İstanbul’a defnedilmesini istemişse de sonuç alamamış, bunun üzerine Abdülmecid Efendi, 1954 yılında Medine’ye gömülmüştür.

 

Saltanattan sonra hilafetin de kaldırılmış olması, geleneksel toplum yapısına sahip Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma mücadelesinin önünü açmıştır. Birbiri ardınca gerçekleştirilecek inkılaplara, toplumsal muhalefeti harekete geçirerek engel olmaya çalışacakların kullanabilecekleri en önemli koz böylece ortadan kaldırılmıştır. Millî, laik, demokratik ve çağdaş devleti kurmanın hukukî zemini tamamlanmış ve böylece Türk milletinin 23 Nisan 1920 tarihinde başladığı millî hâkimiyet mücadelesi tam anlamı ile kanunlaşmıştır. Türk milleti; eskimiş, işlevini yitirmiş müesseselerden kurtulmuş; tüm hızıyla çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma mücadelesine girmiştir.