Uluslararası İlişkilerde Üç Temel Yaklaşım: İdealizm, Realizm ve Pluralizm Nedir?

 

Uluslararası ilişkiler disiplininin ortaya çıkışındaki ve gelişimindeki kuramsal tartışmalar, bu bilim dalının diğer sosyal bilimlerden ayrılan özelliklerini ortaya koymaktadır. Uluslararası ilişkiler kuramları, olayların neden ve nasıl ortaya çıktığını, hangi aktörlerin hangi davranış kalıplarına göre hareket ettiklerini, bazı varsayımlardan yola çıkarak açıklamaya çalışır. Uluslararası ilişkiler alanında yapılan bilimsel çalışmaların yol göstericisi olan üç temel kuram bulunur. Bunlar: idealizm, realizm ve pluralizmdir.

 

Uluslararası İlişkilerde İdealizm Kuramı

 

İdealizm, kökleri Antik Dönem’e kadar uzanan, var olanların düşünceye (idea=fikir) dayandığını kabul eden felsefi yaklaşımdır. Uluslararası ilişkiler bağlamında idealizm, barışın nasıl kalıcı olabileceğine ve ideal bir dünyanın nasıl kurulabileceğine yanıt arayan kuramdır.

 

Bu yönde bilimsel iddialar geliştirenlere de idealist adı verilmiştir. İnsanın doğası gereği iyi olduğunu iddia eden idealistlere göre savaşların önemli nedenlerinden birincisi, ülkelerin baskıcı (otoriter) yönetimlerle idare edilmeleridir. Baskıcı yönetimlerin demokratik bir biçimde halka hesap vermeleri gerçekleşmediği için anlaşmazlıklar ülke sınırlarının ötesine taşmaktadır. Politikacılar ve kamuoyu doğru biçimde eğitilir ve çevre koşulları nitelikli hâle getirilirse uluslararası sorunlar, büyümeden önlenebilecektir.

 

İkinci olarak idealistler, savaşın nedenlerinden biri olarak Avrupa’daki egemen devletlerarasında hâkim olan “güç dengesi” anlayışını görmektedirler.Güç dengesi politikaları, başta dönemin ABD Başkanı W. Wilson olmak üzere pek çok kişi tarafından eleştirilmiştir. Bu görüşe göre I. Dünya Savaşı’nın çıkışına engel olamayan “güçler dengesi” sistemi, savaş sonrasında barışı koruyacak bir unsur olma rolünü de yerine getiremeyecektir.

 

Böylece “uluslararası hukuk” ve “uluslararası örgütlenme”, barışın korunmasında idealistlerin önerdiği temel araçlar olarak dikkat çekmeye başlamıştır. İdealist yaklaşımı benimsemiş bilim insanlarının üzerinde durduğu önemli kavramlardan biri de saldırganın diğer devletler tarafından hep birlikte cezalandırıldığı “ortaklaşa güvenlik” kavramıdır.

 

İşte bu kavramı hayata geçirmeyi hedefleyen ve 1920’de kurulan Milletler Cemiyeti, o güne kadar kurulmuş en kapsamlı örgütlenme olarak karşımıza çıkmıştır. Her ne kadar bu girişim başarısız olsa da uluslararası ilişkiler tarihinde önemli bir adımdır. Dünya barışının korunmasına ve uluslararası adaletin sağlanmasına yönelik vurgusu, günümüzde BM, NAFTA, AB gibi pek çok uluslararası örgütün ortaya çıkışında etkili olmuştur.

 

Çeşitli türleriyle ve gittikçe artan sayılarıyla uluslararası örgütler, insanlığın sorunlar karşısında ortak hareket etmesini sağlamaktadır. İdealizmin, II. Dünya Savaşı’yla birlikte akademik çevrelerdeki etkisi azalmıştır. İdealist kurama göre uluslararası ilişkiler disiplininde sonuç olarak şu konular tartışılır: Savaşlar nasıl önlenebilir? Kalıcı barış nasıl sağlanabilir? Bu konuda nasıl bir hukuksal ya da örgütsel yapılanmaya gidilebilir?

 

 

Uluslarası İlişkilerde Realizm(Gerçekçilik) Kuramı

 

Realizm (gerçekçilik) var olanın gerçek olarak kabul edildiği yaklaşımdır. Bugüne kadar uluslararası ilişkiler disiplininde yapılmış araştırmalar ve yayınların büyük çoğunluğunun realist (gerçekçi) kuram bakış açısıyla yazıldığını iddia etmek mümkündür. Bu anlamda alanın baskın kuramsal yaklaşımı realizmdir. Realistler, kendilerinden önceki dönemin barışçıl politikalarını ütopik bulmuşlar ve bu yaklaşımı “idealizm” olarak adlandırmışlardır. İdealistlerin savunduğu evrensel değerlere dayalı bir uluslararası sistem anlayışına karşı çıkmışlardır. Edward Hallett Carr’ın (Edvırt Helıt Kar) eleştirileri, realizmin uluslararası literatürdeki yerinin oluşumunda önemli derecede etkili olmuştur.

 

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde de Hans Morgenthau (Hans Morgındau), Kenneth Waltz (Kenıt Voltz), Raymond Aron (Reymınd Erın), Geoerge F. Kennan (Corc Kennın), Henry A. Kissinger (Henri Kisincır) gibi bazı akademisyen ve devlet adamları, benzer eleştirilerde bulunmuşlar ve realist kuramın gelişimine önemli katkı sağlamışlardır. Realizmin dört temel varsayımından ilkine göre, uluslararası ilişkilerin temel birimi devlettir ve devlet olmayan aktörler disiplin için önemsizdir. Realistler BM, NATO gibi örgütleri, çok uluslu şirketler veya insan hakları örgütleri gibi yapılanmaları, egemen ve bağımsız hareket edebilme güçleri bulunmadığı gerekçesiyle uluslararası sistemin aktörleri arasında kabul etmezler.

 

Realizmin ikinci önemli varsayımı, devletlerin uluslararası alandaki davranışlarına rasyonel bir biçimde karar verdiği iddiasıdır. Uluslararası ilişkiler alanında bağlayıcılığı yüksek hukuksal yaptırımlar bulunmaz. Devletlerin birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen ilkeler, sadece bu ilkeleri kabul eden devletler için bağlayıcı nitelikte olup devletlerin kabul etmediği ilkelerin bağlayıcılığı yoktur. Üçüncü olarak, herhangi bir devletin sınırları içindeki aktörleri ve olayları incelemek, uluslararası ilişkileri açıklamak için gereksizdir. Çünkü bu aktörlerin o devletin dış politikasına etkisi yoktur. Bunun nedeni ise bir başka varsayıma dayanır: Güvenlik, devletler için en önemli konu olduğuna göre uluslararası ilişkiler disiplini de güvenlik konularına odaklanmalıdır. İktisadi, toplumsal ve hukuki konuların hepsi askerî güvenlik karşısında ikinci derecede önemlidir.Bu çerçevede realist yaklaşımı benimseyen bilim insanları, uluslararası ilişkiler disiplininin çalışma konularını yüksek politika ve düşük politika olarak ikiye ayırmaktadır. Yüksek politika konuları devletlerarasında gerçekleşen askerî konuları ve güvenlik konularını içerirken düşük politika, toplumlar arasında gerçekleşen güvenlik dışındaki her konuyu kapsamaktadır.

 

Dördüncü olarak, realist bilim insanları, uluslararası ilişkileri temel açıklayıcı kavramlardan birinin anarşi olduğunu iddia etmektedirler. Bu bakış açısında devletlerarasında çatışma kaçınılmazdır. Çünkü kaynaklar kıttır ve insan doğası bencildir. Bu durumda, realist kuramda ana uğraşı konusu, gücün devletlerarasındaki çatışmaları çözmede nasıl kullanıldığıdır.Dünyadaki devletlerin gücünü kaynaklarının toplamını dikkate alarak ölçtüğümüzde, bazı devletlerin yeryüzündeki en geniş askerî ve iktisadi kaynaklara sahip olduklarını görürüz. İşte bu tür devletler, büyük güçlerdir. Böyle bir sürekli çatışma ve güvensizlik ortamında devletlerin yalnızca kendi güçlerini sürekli artırarak var olabileceği iddiasıyla realistler, devletlerin en önemli ulusal çıkarının devletin varlığını sürdürmek olduğunu belirtirler. Kendi varlıklarını sürdürebilmek için devletler bir güç dengesi politikası izlerler.

 

Realist bilim insanlarına göre uluslararası ilişkiler, siyasal birimlerin güç mücadelesinden ibarettir. Hangi türde olursa olsun devletler, sürekli güçlerini artırmaya yönelik politikalar izlerler ve diğer devletlerin kendilerinden güçlü hâle gelmesini mümkün olduğunca engellemeye çalışırlar. Daha önce adı geçen realist bilim insanları, kendilerinden çok önce yaşamış olan bazı düşünürlerin çalışmalarından da faydalanmışlardır. İlk Çağ düşünürlerinden Thucydides (Tukidides), Orta Çağ düşünürlerinden Niccolo Machiavelli (Makyavelli) ve Thomas Hobbes (Tomas Hobs), realist kuramcıların iddialarına benzer fikirlere sahiptirler. Örneğin, Thucydides Antik Yunan’daki anarşi kavramından bahsederken Machiavelli de haklı veya haksız savaş diye bir ayrım yapmanın gereği olmadığını düşünür. Machiavelli, bir ülkenin kendi ulusal çıkarlarının korunması ve açıkça algılanan tehditlerin ortadan kaldırılması gibi durumlarda savaşı gerekli ve meşru kabul eder.

 

İdealizme yönelik eleştirileriyle, özellikle II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş dönemlerinde, uluslararası sistem üzerinde yeni bir bakış açısının hâkimiyetine sebep olan realizm, kendisinin de birtakım eleştirilere uğramasını engelleyememiştir. Bu eleştirilerden başta geleni, realizmin statükocu bir bakış açısına sahip olması ve uluslararası alandaki değişim ve gelişmeleri açıklamada da yetersiz kalmasıdır. Tarihsel boyuttan yoksun olmayı tercih eden bu akım, ulusal devletlerin ve bu temele dayanmakta olan uluslararası sistemin zaman ve mekândan yoksun olduğu görüntüsünü sergiler. Güç dengesi ve savaşlar bu kurama göre uluslararası sistemin odak noktasını oluşturan ve değişimin sebeplerini açıklayan unsurlar olarak vurgulanmaktadır. Bu sebeple realistler, askerî güce gereğinden fazla önem vermekle eleştirilmektedir.

 

Realistler, askerî güç, siyaset ve güvenlikle ilgili konulara önem verirken ekonomik faktörlerin uluslararası sistem üzerindeki etkisini göz ardı etmişlerdir. Uluslararası ilişkilerde devlet dışında etkisi olan aktörlerin varlığını dikkate almamış olması da bir başka eleştiri konusudur. Modern toplumlarda iç ve dış politika arasındaki ayrımın giderek azalmakta olduğunu düşünen araştırmacılar, realistlerin bu konudaki görüşlerine de karşı çıkmaktadırlar.

 

Uluslararası İlişkilerde Pluralizm(Çoğulculuk) Kuramı

 

Uluslarararası ilişkiler disiplininin üçüncü klasik kuramı pluralizmdir (çoğulculuk). Bu yaklaşım, liberal felsefe temeline ve onun özgürlük anlayışına dayanan bir bakış açısını ifade eder. Devleti tek parça bütüncül ve uluslararası sistemin en temel aktörü olarak kabul eden realist anlayışa bir tepki olarak ortaya çıktığı için bu adı almıştır. Uluslararası sistemin değişim geçirdiği 1960 ile 1970’li yıllarda karşımıza çıkan bu akımın temel özellikleri, dört noktada ifade edilebilir: Bu yaklaşımın ilk özelliği çoğulcuların, realistlerin devlet merkezli anlayışı yerine, çok aktörlü bir uluslararası sistemi benimsemeleridir. Çoğulcu yaklaşıma sahip bilim insanları, devletlerin uluslararası ilişkilerin önemli aktörleri olduğunu kabul etmekle beraber, bunların uluslararası alandaki egemenliğinin, diğer etkili aktörlerin ortaya çıkışı ile birlikte kırıldığını ve bu devlet olmayan aktörlerin de uluslararası ilişkiler analizlerinde göz ardı edilemeyeceklerini savunurlar.

 

Çoğulcu yaklaşımın ikinci özelliği, devleti bütüncül bir aktör olarak değil bakanlıklar, çıkar grupları, yöneticiler, memurlar ve benzeri daha küçük parçalardan oluşan bir sistem olarak kabul etmesidir. Buna göre devleti oluşturan çeşitli parçalar analitik olarak daha küçük parçalara ayrılabilir ve bu parçaların aralarındaki karmaşık etkileşimin dış politika yapım sürecindeki rolü dikkate alınmalıdır.

 

Çoğulcu yaklaşımın üçüncü özelliği, devletin rasyonel bir aktör olarak kabul edilmesindeki güçlükler üzerinedir. Devletlerin ülke çıkarlarını tamamen yansıtacak rasyonel kararlar vermelerine engel olan karar vericinin rolü, kamuoyu baskısı, yanlış veya eksik bilgiye sahip olunması, belirsizlik ortamı gibi bazı faktörler söz konusudur.Bu durumda devletlerin karar alması rasyonel bir etkinlik değil, bir rekabet ve uzlaşma sürecidir. Burada vurgulanması gereken kavram pazarlıktır. Aktörler arasındaki koalisyonlar, karşıt koalisyonlar ve diğer aktörlerle yapılan pazarlıklarla ulaşılan bir konsensüs olarak ifade edilmelidir.

 

Dördüncü ve son özelliği ise çoğulcu kuramda, realistler tarafından oldukça sınırlandırılmış bir gündem olarak kabul edilen uluslararası politika konusuna önem verilmesidir. Realistlerin gündemini oluşturan temel konu, güvenliğin sağlanması ve korunmasıdır. Oysa çoğulcular, spordan sağlığa, eğitimden küresel ısınmaya, silahsızlanmadan çevre kirliliğine, ekonomiden borçlanmaya, bilimsel çalışmalardan etik değerlere, açlık ve yoksulluk sorunlarından hızlı nüfus artışına, genel sağlık sorunlarından öldürücü ve bulaşıcı hastalıklara kadar toplumsal ilişkileri içeren her bir konuya uluslararası ilişkiler içinde yer vermektedirler. Bu konular da realistlerin savunduğu ve yüksek politika adını verdikleri güvenlik ve askerî konular kadar önem taşımaktadır. Dolayısıyla çoğulcular, realistlerin yüksek politika ve düşük politika ayrımına da karşı çıkmaktadırlar. Çoğulculara göre dış politika karar alıcıları için ekonomik konular, güvenlik ve askerî konular kadar hatta bazı durumlarda bunlardan daha önemli olabilmektedir.

 

Çoğulcu yaklaşımı savunanların uluslararası ilişkileri açıklamakta kullandıkları temel kavramlar, devletlerarasındaki iş birliği ile karşılıklı bağımlılık ve etkileşimdir. İktisadi bütünleşmeler, küreselleşme, iletişim teknolojilerinin yaygınlaşması gibi gelişmelerle devletlerin sınırları önemini yitirmeye başlamıştır. Uluslararası ilişkiler, tıpkı bir örümcek ağı gibi birbirine bağlı iç içe girmiş ve karmaşık bir yapıdadır. Devletlerin iç politikalarının, dış politika üzerindeki ağırlığının artması anlamına gelen bu durum, karşılıklı bağımlılık çerçevesinde şekillenen tartışmaların konusunu oluşturmaktadır. Uluslararası ilişkilerdeki bu karşılıklı bağımlılığın oynadığı önemli rol, bilim insanlarının güvenliğe ek olarak ekonomik konulara; devlete ek olarak da uluslararası örgüt ya da şirketlere yönelmelerine neden olmuştur. Egemen devletlerarasında gerçekleşen ilişkilerin yanı sıra bu devletlerin her birinde yer alan ve hatta sınırlar ötesinde gerçekleşen ekonomik, siyasal veya toplumsal ilişkileri ve diğer aktörlerin tamamını dikkate almak gerekir.

 

Son olarak bu bakış açısında dış politika karar vericilerinin yanlış algılamaları ve bürokratik sorunların ön plana çıkartılması, pek çok uluslararası çatışmanın kaynağı olarak görülmektedir. Devletlerarasında mükemmel bir iletişim olması durumunda sorunların çözüleceği ve çatışmaların engelleneceği iddia edilmektedir. Çoğulcular, uluslararası siyasetteki güvenlik sorunlarını ve uluslararası sistemde yer alan anarşik yapıyı fazla ihmal etmiş olmakla eleştirilmişlerdir. Buna göre çoğulcu yaklaşımın iddia ettiği gibi devletlerarası iş birliğinin sadece karar vericilerin iradesine bağlı olmadığı iddia edilmiştir. Uluslararası ilişkileri, devletlerarasındaki bir güç mücadelesine indirgeyen realizm, çoğulcu bakış açısının, uluslararası sistemin anarşik yapısının devletlerin çatışmacı davranışlarını belirlemedeki rolünü göz ardı ettiği eleştirisinde bulunmaktadır.

 

Buraya kadar üzerinde durduğumuz idealizm, realizm ve pluralizm; uluslararası ilişkiler alanındaki temel yaklaşımlar olarak kabul görmekle birlikte neorealizm, davranışsalcılık, globalizm, yapısalcılık, feminist ulusararası ilişkiler ve eleştirel kuram gibi pek çok farklı kuramsal yaklaşımın da var olduğu unutulmamalıdır.