İkinci Dünya Savaşı’nda Türk Dış Politikası

Birinci Dünya Savaşı, Nazi Almanya’sının Çekoslovakya ve Polonya’yı işgaliyle birlikte, 3 Eylül 1939’da başladı.

 

Ancak savaşın çıkması, 1936’dan beri beklenmekteydi.

 

Türkiye bu beklenti içerisinde, İngiltere ve Fransa’yla ittifak anlaşması yapmış ve Sovyetler Birliği ile olan barış anlaşmalarını yenilemişti.

 

Ancak Almanya ile Sovyetler Birliği’nin 23 Ağustos 1939’da dostluk anlaşması imzalaması, beklenmedik bir gelişmeydi.

 

İki ülke, Polonya ve Baltık cumhuriyetlerini aralarında paylaşmış ve işgal etmişler ve bu durum, Türkiye’de şok etkisi yaratmıştı. Türkiye’nin iki ülke arasında paylaşılma tehlikesi, “Polonya Sendromu” olarak adlandırılacak olan bir korkuya neden olmuştu. 

 

Savaşın Türkiye açısından bir diğer dönüm noktası, İtalya’nın da Almanya saflarında savaşa girmesi oldu. Bu olayın ardından İngiltere ve Fransa, Türkiye’nin yapılan ittifak antlaşması uyarınca, savaşa girmesi gerektiğini iddia ettiler. 

 

Ancak bu anlaşmaya ek olarak yapılan Özel Antlaşma uyarınca, Türkiye’nin savaşa girmesi Müttefiklerden gelecek askeri yardıma bağlanmıştı. 

 

Cumhurbaşkanı İnönü özellikle bu anlaşmaya dayanarak, üzerindeki büyük baskıya rağmen ülkeyi savaşa sokmamakta direndi. 

 

İnönü, söz verilen askeri yardımın yapılmadığını ve Türkiye’nin askeri gücünün savaşa girmeye yeterli olmadığını savundu.

 

Türkiye İkinci Dünya Savaşı boyunca tam bir denge politikası izlemişti. Savaşın seyrine ve çıkarının gereklerine uygun olarak her iki tarafla da zaman zaman yakınlaşmıştı.

 

Bu politika çerçevesinde İngiltere’ye yönelik taarruzu başarısız olan Almanya’nın Balkanlara yönelmesi ve Alman ordularının kısa bir süre içerisinde Türkiye sınırına ulaşması sonucunda, 18 Haziran 1941’de Almanya ile dostluk anlaşması imzalamaktan çekinmemişti. 

 

Almanya, bu anlaşmanın hemen ardından, 22 Haziran’da Sovyetler Birliği’ne saldırdı.

 

Türkiye, Alman gemilerinin Boğazlardan geçişine izin verdi. Almanların istediği ürünleri (özellikle krom madeni) onlara ihraç etti.

 

Bu durum karşısında başta Sovyetler Birliği olmak üzere müttefik devletler, Türkiye’nin Almanya’ya verdiği ödünlerin tarafsızlıkla bağdaşmadığını savunarak bu duruma tepki gösterdi.

 

Savaşta Almanya lehine işleyen süreç, Amerika Birleşik Devletleri’nin 1941’de müttefikler safında savaşa girmesiyle değişti.

 

İngiltere ve ABD, en başta Ocak 1943’te İtalya ve Almanya’yı Kuzey Afrika’da yendi.

 

Ardından 10 Temmuz 1943’te İtalya’ya çıkartma yapan iki devlet, 5-6 Haziran 1944’te başlayan Normandiya çıkartmasıyla da Almanları Fransa’dan çıkartmaya başladılar. 

 

Sovyetler Birliği ise Kasım 1942’de Volgagrad’da Almanları püskürterek onları geri çekilmeye zorladı.  1944’e gelindiğinde ise Sovyetler, Doğu Avrupa’yı işgal etmeye başlamıştı.

 

Bu durum karşısında, Almanya ve Japonya arka arkaya teslim olmaya zorlandı.

 

Türkiye, savaş boyunca hem Müttefikler hem de Miğfer devletler tarafından savaşa girmeye zorlanmıştı.

 

Bu amaçla Ocak 1943’te Adana Konferansı ve Aralık 1943’te Kahire Konferansı düzenlendi. Ancak İnönü, savaşa girmemek konusunda sonuna kadar direndi.

 

Üstüne üstlük Türkiye’nin Almanlara çeşitli ödünler vermesi de Müttefiklerin tepkisini çekmişti.

 

Nihayet savaş bittiğinde Türkiye, savaş dışı kalmayı başarmış, ancak tamamen yalnız kalmıştı. Özellikle Sovyet Baskısı bu dönemde ağır bir şekilde hissedilmeye başlandı.

 

İkinci Dünya Savaşı her ne kadar; Almanya, İtalya ve Japonya‘nın yeni sömürgeler elde etme çabasından kaynaklanmışsa da, zamanla ideolojik bir savaşa dönüşmüştü.

 

Bir tarafta liberal ülkelerin, öbür tarafta faşist ülkelerin bulunması, savaşı liberalizm ile faşizmin ideolojik savaşına dönüştürdü. Ayrıca Nazilerin Sovyetlere saldırısıyla birlikte, liberalizm ile sosyalizm güç birliği yapmış oldu.

 

Savaşın sonunda, Nazilerin yenilmesiyle birlikte, Liberalizm ve Sosyalizm ideolojileri savaştan galip çıktı.

 

Böylece İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ideolojik anlamda da yeni bir dünya ortaya çıktı.

 

Bu yeni dünya, Türkiye’yi de derinden etkileyecek ve Batı bloku içerisinde yer almak isteyen Türkiye’de çok partili hayata geçiş, kurulan yeni dünyanın Türkiye açısından ilk sonuçlarından biri olacaktı. 

Bu makale işinize yaradı mı?
[Total: 2 Average: 5]