Fritz Neumark’ın Boğaziçine Sığınanlar İsimli Kitabı Üzerine Bir Özet ve Değerlendirme

    Bu yazımızda, Fritz Neumark’ın Boğaziçine Sığınanlar isimli kitabının kısa bir özetini ve değerlendirmesini yapacağız. Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Almanya’da ırkçılığın yükselmesi ve Hitlerin iktidara gelişiyle birlikte, ülkede bilim adamı ve sanatçı kimliğine sahip birçok isim, Yahudi olmaları, bir Yahudi ile evli olmaları ya da sırf rejime muhalif olmaları nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardır.

Eserini inceleme konusu yaptığımız Fritz Neumark’da bu isimler arasındadır. Neumark, eşi -Hitler’in deyişiyle- ari, kendisi Yahudi bir iktisat profesörüdür ve 1933 yılında Türkiye’deki “Üniversite Reformu” çalışmaları sırasında Türkiye Cumhuriyeti’nin daveti üzerine kendisi gibi Almanya’yı terk etmek zorunda kalan bir grup bilim insanıyla birlikte Türkiye’ye gelmiştir. Sırasıyla İstanbul Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi’nde çalışan Neumark, yaşamının yaklaşık 18 yılını Türkiye’de geçirmiş ve Türkiye’de iktisat öğretiminin gelişmesinde ve gelir vergisi kanunu gibi birtakım iktisadi ve mali düzenlemelerin gerçekleştirilmesinde önemli roller oynamıştır.

 

    Türkiye’de yaşadığı bu 18 yılı “Boğaziçine Sığınanlar” adlı anı kitabında anlatan Neumark’ın bu eserini özellikle iki açıdan değerli bulduğumuzu söyleyebiliriz. İlk olarak eser, Almanya’yı terk etmek zorunda kalan insanların çektikleri sıkıntıları, karşılaştıkları zorlukları ve bu durumlar karşısında hissettikleri duyguları bizzat bunları yaşamış bir insanın anlatımından okuma imkânı sunmasıyla oldukça değerlidir. Ancak eserin ikinci ve belki de biz Türk okuyucular açısından eseri çok daha değerli kılan tarafı, 1930’lar ve 40’lar dönemini yani Cumhuriyetin kuruluş evrelerini, Türkiye’de yaşayan bir yabancının gözünden bizlere aktarabiliyor olmasıdır. Bu durumu Neumark’ın akademisyen kişiliğiyle birlikte düşündüğümüzde ise bu aktarımların özellikle Cumhuriyetin eğitim ve üniversite politikalarını daha iyi anlayabilmek açısından oldukça değerli olduğunu söyleyebiliriz.

    İlk olarak 1979 yılında Almanca olarak yayınlanan eser, Neumark’ın öğrencisi olan Prof. Dr. Şefik Alp Bahadır tarafından 1980 yılında Türkçeye çevrilmiştir. Kitap, Temmuz 2017 tarihinden itibaren, “Kopernik Kitap” tarafından, oldukça kaliteli bir baskıyla okuyucuya sunulmaktadır. Kaliteli baskısının yanı sıra, bu kadar çok ismin ve olayın geçtiği bir anı kitabının sonunda geniş bir dizine yer verilmiş olması da kitabın önemli artılarından birisi olarak göze çarpmaktadır.

    Önsöz ve Sonsöz hariç olmak üzere toplamda 18 bölümden oluşan kitabın ilk üç bölümünde Fritz Neumark ve meslektaşlarını Almanya’dan göç etmek zorunda bırakan koşulların nedenleri ve bu nedenlerin nasıl olgunlaştığı, ortaya çıkan göçün boyutları ve göçün ardından Türkiye ile imzalanan iş antlaşmalarının koşulları gibi konulara yer verilmiştir.

    Bu kısa bölümlerin ardından “Terk Ettiğimiz Ülke” başlığı altında diğer bölümlere nazaran yazarın oldukça uzun tuttuğu bir bölüm gelmektedir. Bu bölümde yazar, Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı sonrasında içine düştüğü sarsıcı durumu özellikle kendi hayatını etkileyen boyutlarıyla ele almaktadır. Kitabın bu bölümünü özellikle Türk okuyucular açısından anlamsız gelebilecek birçok olay ve ismin geçtiği, zorlukla takip edilebilen bir bölüm olarak değerlendirebiliriz. Ancak neticede eserin bir anı kitabı olması nedeniyle bu tarz bir anlatımı doğal karşılamamız gerektiğini de belirtmeliyiz.

    Kitabın bundan sonra gelen bölümü, yazarın Türkiye hakkındaki ilk izlenimlerini okuyucusuna aktardığı bir bölümdür. Yazarın bu izlenimleri genellikle Almanya ve Türkiye’nin toplumsal ve siyasal yapısının karşılaştırılması şeklinde ortaya konulmaktadır. Örneğin o dönemdeki Türk-Rus dostluğu ya da başarılı bir asker olmasına rağmen devlet başkanlığı döneminde üniformasını çıkarmış olan Atatürk’ün tavrı -Hitler’in tavrıyla karşılaştırdığında – Neumark’ı oldukça şaşırtmaktadır (s.61). Yine “pazarlık” ya da “hâl hatır sorma alışkanlıkları” gibi Türk toplumunun sosyal ve kültürel alışkanlıkları da Neumark’ı şaşırtan ve bu bölümde uzun uzadıya bahsettiği toplumsal ve kültürel izlenimler olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Kitabın bir sonraki bölümü    “Almanca Konuşan Mülteciler Kimlerdi?” başlığı taşımaktadır. Almanya’dan Türkiye’ye gelen diğer bilim insanları ve sanatçılar hakkında biyografik bilgilerin ve yazarın onlarla kurduğu temaslar üzerinden edindiği izlenimlerin aktarıldığı bu bölüm, bu dönemdeki mülteci bilim adamları üzerine yapılacak tarihsel çalışmalar için oldukça önemli bilgiler içermektedir. Yine bu bölümün ardından gelen “Çalışmalarımız Başlıyor” başlıklı bölümün de aynı açıdan değerli olduğunu söyleyebiliriz. Zira bu bölümde yazar, dil öğrenme ve ders anlatma ya da yabancı kaynaklara ulaşmak konusunda yaşadıkları zorlukları aktararak bu insanların mesleki hayatlarında yaşadıkları problemleri okuyucusuna aktarmaktadır. Aynı şekilde ülkede kütüphanelerin ve kütüphaneciliğin tam anlamıyla kurulamamış olmasının yarattığı problemlerden den uzun uzadıya bahseden yazar, anlattıklarıyla bu dönemin eğitim hayatına ilişkin zorluklarına ve özellikle de Türkiye’de batı tarzında Üniversite eğitimi verilmesini amaçlayan üniversite reformunun uygulanması sırasında karşılaşılan zorluklara dair oldukça önemli ipuçları vermektedir.  

   Kitabın “Türkiye Cumhuriyeti: Atatürk’ün Önderliğinde Yeni Amaçlar ve Kurumlar” başlığını taşıyan bölümü ise yazarın Türkiye’nin siyasal hayatı konusundaki önemli izlenimlerini paylaştığı ve bu nedenle en dikkate değer bölümlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazar bu bölüme, Atatürk ve Hitler arasındaki tezatlığı ortaya koyarak başlamakta, muazzam başarıları olan bir asker olmakla birlikte Atatürk’ün Millî Mücadele’nin ardından askeri manevralar haricinde her zaman sivil kıyafetle görünmeye özen göstermesini önemle vurgulamaktadır. Yazarın Atatürk hakkında vurguladığı ikinci önemli nokta, onun ileri görüşlü diplomatik yeteneği üzerinedir. Yazar’a göre Atatürk, hiçbir zaman sahip olduğu gücü büyütmeyen, ülkesini yeniden inşa edebilmesini sağlayacak sürekli bir barışı oluşturabilmek için çabuk ve geçici siyasi ve askeri başarılardan feragat etmeye hazır bir liderdir (s.154). Yazarın bu değerlendirmeleriyle Atatürk’ün temel dış politika anlayışını ve devlet yönetimine bakışını iyi bir şekilde özetlediğini ve okuyucusuna iletebildiğini söyleyebiliriz. Yazar, bu bölümde ayrıca İsmet İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Nihat Erim gibi Türk siyasal hayatına damgasını vurmuş isimler hakkındaki izlenimlerini okuyucusuyla paylaşmaktadır (s.158-163).

   Kitabın bir diğer önemli bölümü “İkinci Dünya Savaşında Türkiye” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde yazar, İkinci Dünya Savaşı boyunca Türkiye’nin güttüğü tarafsızlık politikasını, Almanya ile olan ilişkilerini ve savaşın getirdiği ağır ekonomik ve sosyal problemleri ve bu problemler karşısında hükümetin aldığı tedbirler hakkında aklında kalan izlenimlerini okuyucusuyla paylaşmaktadır.

   Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan Alman bilim insanlarının Türkiye’nin eğitim, kültür ve iktisadi yaşamına olan etkileri konusu da yine kitapta bir bölüm halinde işlenen konulardandır. Bu bölümde yazar, genel olarak, Alman bilim insanlarının Türkiye’ye olan etkilerini kısaca inceledikten sonra, özel olarak kendi katkıları üzerinde durmaktadır. Örneğin yazarın İstanbul Üniversitesi’nde çıkardığı İktisat Dergisi ya da ülkenin vergilendirme sisteminin modernleştirilmesi çalışmalarında aldığı roller ve Merkez Bankası politikalarıyla ilgili olarak resmi makamlara sunduğu raporlar, yazarın ülkemizin eğitim ve bürokrasi hayatına sağladığı katkılardan bazılarıdır. Ancak hiç şüphe yok ki, bir üniversite hocası olarak Neumark’ın ülkeye en önemli katkısı yetiştirmiş olduğu öğrencilerdir. Örneğin bu öğrencilerden birisi ülkemizin ünlü iktisatçılarından Sabri Ülgenerdir.

   Kitabın son bölümünü ise 1933’ten 1950’lerin başına kadar yaşadığı Türkiye’yi 1970’lerin Türkiye’siyle karşılaştırmaya ayıran yazar, bu dönemi özellikle iktisadi ve mali açılardan değerlendirmekte, enflasyon ve dış borç nedeniyle ülkenin, Osmanlı döneminde olduğu gibi ekonomik ve siyasi bağımsızlığını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu vurgulamaktadır (s262). Ardından Türkiye’deki siyasal sistemin istikrarsızlığından, çok dar bir çoğunluğa dayanmak zorunda kalan iktidarların sıkı malı politikalar uygulayamamasından bahsetmektedir.

   Yukarıda genel hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız bu eser hiç şüphesiz bir anı kitabı olması nedeniyle kendisinden yüzde yüz objektif ve bilimsel bir bakış açısı bekleyemeyeceğimiz bir kitaptır. Ancak birçok anı kitabı yazarın sadece kişisel hayatına yer vermez. Aynı zamanda anlatılan dönemin kimi toplumsal ve siyasal olayları hakkında da değerlendirmelerde bulunur. Neumark’ın anı kitabı da bu tarz bir kitaptır ve Neumark, kitabında ülkemiz tarihini ilgilendiren bir takım olayla hakkında değerlendirmelerde bulunmuştur. Yazarın bu tarz değerlendirmeleri üzerine birkaç saptama yapacak olursak, yazarın kitap boyunca bu olaylara genel olarak objektif bir bakış açısıyla yaklaşmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Ancak  yazarın kendi özel durumunun bir sonucu olarak bazı olayların sadece bir tarafını görmüş olduğunu ve okuyucusuna da öyle yansıttığını söyleyebiliriz.

   Örneğin yazar, hiçbir doyurucu kanıt sunmaksızın Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında izlemiş olduğu dış politikayı “tam manasıyla Alman dostu” bir dış politika (s.199); dönemin dışişleri bakanı Numan Menemencioğlu’nu ise “zaten bir Alman dostu” (s.202) olarak tanımlamaktadır. Hatta Savaşın sonunda bile bu Alman dostluğunun devam ettiğini ve Türkiye’nin Almanya’ya savaş ilan etmeyi hazmedemediğini iddia etmektedir (s.202). Halbuki gerçek şudur ki, Türk devlet adamları büyük fedakarlıklarla kurulan bir ülkeyi, Avrupalı güçlerin kendi çelişkileriyle yarattığı bir savaşın uğrunda tehlikeye atmak istememiş ve bu güçler arasında bir denge oyunu oynayarak savaş dışında kalmayı tercih etmişlerdir. Ancak yazar, sanıyoruz ki Hitler rejimine olan haklı tepkisinden veya haklı nefretinden ötürü, bu noktayı görmemiş ya da görmek istememiş ve genç bir ülkenin bütün kazanımlarını bir anda yerle bir edecek bir savaşa girmekten kaçınma isteğinin haklı taraflarını tam olarak okuruna aktaramamıştır.

   Yine yazarın azınlıklar konusu ve bu konu özelinde özellikle Varlık Vergisi uygulaması hakkında yaptığı yorumlarında olayın sadece bir tarafına odaklandığını ve bir çok noktayı gözden kaçırdığını söyleyebiliriz. Zira yazar, Varlık Vergisini, ülkenin savaş karşısında içine düştüğü zor ekonomik koşulların yanı sıra halkın içinde azınlıklara karşı düşmanca bir tutumun gelişmesiyle açıklamakta ve verginin asıl amacının azınlıkların elindeki sermayeye el koymak olduğunu iddia etmektedir. Ancak yazar, o dönemde paranın ve sermayenin çoğunu elinde bulunduran azınlıkların doğal olarak daha yüksek vergilere muhatap olması gerçeğinden hiç bahsetmemektedir. Yazarın bahsetmediği başka bir konu, birçok azınlık mensubunun ülkenin savaş koşullarında içine düştüğü ekonomik zorlukları fırsat bilerek ve bunlara aldırış etmeden para kazanmaya devam etmeleridir. Ayrıca şurası da bir gerçektir ki, o dönemin zor koşulları altında bedel ödeyenler sadece Varlık Vergisi mükellefleri değildir. Yazar anlattıklarıyla böyle bir izlenim yaratmaktadır. Ancak, o dönemde yine ağır bedeller ödemek zorunda kalan köylü halktan, yıllarca sınırlarda beklemek zorunda kalan askerlerden ya da kömür ocaklarında çalışmak zorunda kalan insanlardan hiç bahsetmemektedir.

    Sonuç olarak, yukarıda anlatmaya çalıştığımız birkaç nokta dışında eserin bir anı kitabı için yeterli sayılabilecek objektiflikte bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Eser, önemli bir dönemi daha çok yazarın hayatını etkileyen boyutlarıyla ele almış ve belki de bugünün okuyucusuna anlamsız gelebilecek pek çok ayrıntıya yer vermiş olsa da, eserin satır aralarından anlatılan dönemi daha iyi kavramamızı sağlayacak pek çok bilgiye ulaşmamız mümkündür.