Ermeni Meselesi Nedir?

 

Bu yazımızda Ermeni Meselesi hakkında kısa bir bilgi vererek “Ermeni sorunu nedir ve nasıl ortaya çıkmıştır?” sorusunu cevaplamaya çalışacağız.

 

Ermeni meselesi olarak tarihe geçen olayın başlangıç noktası, 1877-78 Osmanlı Rus Savaşıdır.

 

Bu savaş sonunda ağır bir yenilgi alan Osmanlı Devleti, Rusya ile Ayestefanos Anlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır.

 

Bu anlaşmanın 16. Maddesiyle, Doğu Anadolu’da Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde hayat şartlarının iyileştirilmesi ve ıslahatlar yapılması hüküm altına alınmıştır.

 

Ancak Ayestefanos Anlaşması, bu anlaşmayı çıkarlarına uygun bulmayan büyük devletlerin araya girmesiyle yürürlükten kaldırıldı ve bu anlaşmanın yerine Berlin Anlaşması imzalandı.

 

Fakat Ermeni Meselesi açısından durum değişmedi. Hatta büyük devletlerin her biri bu anlaşma ile Ermeniler için yapılacak ıslahatları denetleme imkanına kavuştu.

 

Nitekim anlaşmanın 16. Maddesine göre,

 

Babıali, Ermenilerin oturdukları vilayetlerin mahalli şartları dolayısıyla muhtaç oldukları düzenlemeleri gecikmeden yapmayı ve Kürtlerle Çerkezlere karşı emniyet ve huzurlarını korumayı taahhüt eder ve bu konuda alacağı tedbirleri sırası geldikçe devletlere tebliğ edeceğinden, adı geçen devletlerin bu tedbirlerin uygulanmasına nezaret edeceklerini kabul eder.

 

İşte bu maddeden hareketle Ermeni Patrikhanesi ve din adamlarının öncülüğünde kurulan Hınçak ve Daşnaksutyun gibi ihtilalci Ermeni örgütleri Ermeni milletini tahrik ederek bir dizi isyana teşvik etti.

 

Amaçları bu isyanlar sayesinde bölgeyi karıştırmak ve bu suretle büyük devletlerin Osmanlı Devletine müdahale etmesini sağlayarak bağımsız Ermenistan’ı kurmaktı.

 

Osmanlı bürokrasisinin “Ermeni Patırtısı” olarak adlandırdığı ve 1914’e yani Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı döneme kadar geçen dönemde artarak devam eden bu olaylar, Müslümanlar ve Ermeniler arasındaki güven ortamını büyük oranda tahrip etti.

 

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte bazı Ermeniler, Rusya’da oluşturdukları gönüllü taburlarla Osmanlı ordusuna karşı savaşmaya başladılar.

 

Ayrıca Türkiye içinde de çeteler kurarak, cephe gerisini zayıf düşürmeye başladılar.

 

Osmanlı açısından bardağı taşıran son damla, 1915 Şubat’ında Van, Muş ve Bitlis vilayetlerinde Müslüman ahalinin katledilmesi ile başlayan olaylar oldu.

 

Bu olaylar üzerine İttihat ve Terakki Hükümeti, Ermeni tehlikesine karşı önlemler almak üzere harekete geçti.

 

24 Nisan 1915’te İstanbul’da ihtilalci faaliyetlere öncülük ettikleri bilinen, 2.345 Ermeni tutuklandı. İşte Ermenilerin her yıl ‘soykırım günü’ olarak çeşitli etkinlikler düzenlediği tarih, bu tutuklama gününün yıl dönümüdür.

 

Ermenilerin tehcirine ilişkin kanun ise 27 Mayıs 1915’te kabul edilerek 1 Haziran 1915 tarihli Osmanlı resmi gazetesinde yani Takvim-i Vekayi’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

 

Kanunun ikinci maddesi “casusluk ve ihanetleri hissedilen köy ve kasaba ahalisinin tek tek veya topluca diğer bölgelere sevk ve iskan ettirilebileceği” hükmünü içeriyordu.

 

Meclis bu kanuna dayanarak aldığı 15 Eylül 1915 tarihli kararla, savaş mıntıkalarında oturan bir kısım Ermenilerin, Ordunun harekatını zorlaştırdığı, halka saldırdığı ve asilere yataklık yaptığı gerekçesiyle Halep Vilayetinin Doğu ve Güneydoğusuna, Suriye vilayetinin Doğusuna nakledilmelerine karar verdi.

 

Ayrıca, gittikleri yerlerde Müslüman nüfusun %10’unu geçmemelerine ve kurulacak köylerin her birinin 50 haneden fazla olmamalarına dikkat edilecekti.

 

 

Günümüzde Ermeni meselesi üzerinden yapılan Türk aleyhtarı propagandanın temel kaynağı işte bu zorunlu göç sırasında Ermenilerin bilinçli ve sistematik bir biçimde katliama uğradıkları iddiasıdır.

 

Oysa ki, böyle bir iddia gerçeklerle uyuşmaz.

 

Gerçek yukarıda da çok kısa bir şekilde özetlemeye çalıştığımız gibidir ve şudur:

 

Osmanlı İmparatorluğu ölüm kalım savaşı verdiği bir dönemde cephelerin güvenliği ve asayişin sağlanması adına böyle bir karar almak zorunda kalmıştır.

 

Elbette bu göç sırasında ölümler olmuştur.

 

Ancak bu ölümler bilinçli bir devlet politikası sonucunda uygulanan katliamların sonucu değil; savaş şartlarının ortaya çıkardığı bir takım olumsuzlukların sonucudur.

 

Birçok tarihçi bunun bir soykırım olmadığı konusunda hemfikirdir. Örneğin Ünlü tarihçi Bernard Lewis bu konudaki görüşlerini şöyle ifade ediyor:

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.